Mudanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mudanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

MUDANYA TRENİ VE HATIRALAR...


Röportaj: Fevzi Şen  
Bursa Kent Tarihi Araştırmacısı
Bir zamanlar, Mudanya-Bursa arasında çalışan “Mudanya Treni” varmış. Bu hattın yapılması ve Trenin faaliyete geçmesi hiç de kolay olmamış. Mudanya Treni, 56 yıl hizmet verdikten sonra, seferden kaldırılmış.
Önce, Muradiye İstasyonu’nun (Merinos) son hareket memuru İbrahim Tunabay’ın  (D. 1920) anlattıkları:

-Mudanya Treni’ndeki hizmetinizi anlatır mısınız? 
“-1943-1948 yılları arasında Mudanya Treni’nde,  hareket memuru olarak çalıştım.  7-8 ayı Mudanya İstasyon’unda olmak üzere,  beş yıl, Muradiye (Merinos) İstasyonu’nda hareket memuru olarak görev yaptım. 1948 yılında hat kapanınca tüm personel Devlet Demiryolları Adana İşletmesi’ne atandık… 27 yıllık hizmetten sonra T.C.D.D İşletmesinden emekli oldum.

-Mudanya Treni’nde çalışırken mesai arkadaşlarınız kimlerdi?  
-“Mudanya İstasyon şefimiz Rıza Çağlayan Bey, İşletme Amirimiz Vehbi Gülmeden Bey, İşletme Müdürümüz Şefik Bilge Bey idi. Cevdet Cengiz Bey ise kondüktörümüzdü.”   

-Hat uzunluğu hakkında değişik rakamlar veriliyor, tam mesafe nedir?
“-Bursa-Mudanya arası 30 kilometre olmasına rağmen, yabancı işletmeciler hattı dolambaçlı yollardan geçirip, 42 kilometre 100 metre olarak inşa etmişler. Sanırım, yolu uzatarak fazla gelir elde etmeyi amaçlamışlardı.”

-Hatta kaç istasyon vardı?
-“Mudanya–Bursa hattında 5 istasyon, 2 durak vardı, adları sırasıyla şöyleydi: Mudanya(İstasyon), Yörükali (durak), Koru(İstasyon-Geçit’te), Beşevler(durak), Çekirge (İstasyon), Muradiye-Merinos( İstasyon)- ve Bursa’da Demirtaş (İstasyon) idi.”

-İşletme nereden idare edilirdi?
-“İdare binamız Mudanya’da, Şimdiki Montanya Oteli binası idi. İşletme Müdürlüğü ve lojman binaları ise, şimdiki yol ile Montanya Oteli arasında yer alan bina idi.” 

-Mudanya Treni’nin yavaş gittiği söylenir, hatta konu ile ilgili bazı anekdotlar da anlatılır. İşin aslı nedir?
-“Mudanya-Bursa arasındaki tren yolculuğu iki saat sürerdi. Yavaş gitmesinin sebebi, “traverse” tabir edilen, üzerine rayların yerleştirildiği, yere enine döşenmiş, demir veya ağaç parçalarının, zamanında değiştirilemediğinden eskimiş, çürümüş olmaları idi. Afyon’daki Devlet Demiryolları Atölyesi’nde üretilen traverseler, daha işlek hatların değiştirilmesine ancak cevap verebiliyordu. Mudanya-Bursa hattı gibi küçük hatların ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyordu. Yani; raylar bozuktu, normal sür’atla gitmeye müsait değildi. Bu nedenle, yolculardan bazıları Bademli ve Yörükali gibi yerlerdeki rampalarda, trenden inip bir süre sonra tekrar binebiliyorlardı”         

-Yolculuk ücreti ne kadardı?
-“Yolculuk iki saat sürerdi, büyükler için 22 kuruş, küçükler için de 11 kuruş ücret alınırdı.”

-Ya sizin maaşınız?
-“Personel ücretleri kıdeme ve yapılan işe göre değişirdi, ortalama 50 TL civarındaydı.”

-Mudanya –Bursa arasında bir günde kaç sefer yapılırdı?
-“Seferler, büyük ölçüde Mudanya’ya gelen vapurlara bağlıydı. Çalıştığım zamanlarda Mudanya Treninde, 4 tane lokomotif, 15 civarında vagon vardı. Normalde trenin, 2 geliş, 2 dönüş seferi olurdu. Talebe göre, sefer sayısı artırıla biliniyordu.
Tren, her sabah saat 07.00’de Mudanya’dan hareket ederdi,  kışın saat 16.00’de, yazın saat 17.00’de Bursa’dan geri dönerdi.
Trenin hareketi ile ilgili olarak yolculara bilgi vermek için kampana( tren çanı)  çalınırdı.    Kampana her defasında farklı çalardı:
Tantantan….tan!, diye çalınca, - yani en sonda bir tan! sesi çıkınca- gişe açılırdı. (Bu mesaj gemi görülünce verilirdi.)
Tantantan… tan! tan!,  diye çalınca-en sonda tan sesi iki defa çıkınca- trenin kalkmasına 5 dakika kaldığı anlaşılırdı.
Tantantan…Tan! Tan! Tan!,  diye çalınca- en sonunda tan sesi üç kere çalınca-tren harekete geçerdi.”

-Lokomotiflerin çalışma sistemi nasıldı?
-“Trenimiz buharla çalışırdı. Çok önceleri lokomotifler odun yakılarak çalıştırılırmış, sonra suyu ısıtmada kömür kullanılmaya başlandı. Milli Mücadele yıllarında, sıkıntılı günlerde, bir ara trenin, başka yakıt temin edilemediğinden samanla çalıştırıldığını duymuştum.”

-Mudanya–Bursa Treni’nin yolcu ve yük taşımacılığından başka işlevleri de var mıydı?
-“Vardı tabii. Meselâ: Merinos Fabrikası’nın kömürünü biz taşırdık.  Yük vagonlarımız da vardı. Bu vagonlarla nakliye işi yapılırdı. Kömür, Zonguldak’tan vapurla Mudanya Limanı’na indirilirdi. Buradan, Mudanya Treni ile Merinos Fabrikasına taşınırdı. Fabrikaya günde, 40-45 ton kömür getirirdik. O zamanlar, Merinos Fabrikası Bursa’nın elektriğini üretiyordu.  Türbinleri çalıştırmak için kömüre ihtiyaç vardı. Fabrika, 110 voltluk elektik üretiyordu; bir süre evlerimizi, iş yerlerimizi bu enerji ile aydınlattık.
Bursa Elektrik İşletmesi’nin ağır türbinlerini biz taşıdık. Belediye Elektrik Fabrikası’na ait Elektrik İşletmesi’nin ağır türbinlerini de, Mudanya Treni ile biz getirdik, bu tribünleri taşımak için işletmeye, Merinos İstasyonu’ndan şimdiki Uedaş binasına kadar özel hat döşenmişti.”

Asker Sevkiyatı Trenle Yapılırdı
O zamanlar, asker sevkiyatında da demiryolumuz hizmet verirdi. Sevkiyat günlerinde İstasyonlarda; askerlerin, ana, baba, eş, nişanlı, akraba ve arkadaşlardan oluşan yakınları büyük bir kalabalık oluştururlardı. Makinistler, hareket anında trenin düdüğünü acıklı acıklı öttürürlerdi. Bu esnada, bu sesten ve ayrılık acısından etkilenen bazı asker yakınlarının ağladığı, hatta bayıldığı görülürdü. Askerler Mudanya’ya götürülür, oradan da İstanbul’a vapurla taşınırlardı. İstanbul’dan da,  gideceği kışlalara gönderilirlerdi.”

-Hattın kuruluşu(inşası) ile ilgili ne biliyorsunuz?
 -“Mudanya-Bursa arasındaki hattın yapımını bizim mühendisler başlatmış. Bütçede para kalmayınca, hattın tamamlanmasını, İşletme hakkı karşılığında, bir Fransız şirketi üslenmiş. 1892’de demiryolu hizmete girmiş. Hattı, 1892-1931 yılları arasında, bir Fransız şirketi çalıştırmış. Sözleşme bitince de, 1932’den itibaren T.C.D.D tarafından satın alındı, 1948 senesine kadar da devletimiz işletti.” 

-Hattın kapanışı nasıl oldu?
-“1948 yılında, Bursa Belediye Binası’nda, Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü, Mudanya Treni’nin geleceği ile ilgili bir toplantı yaptı. Bu toplantıya geleceğimi ilgilendirdiği için ben de katıldım. Nakliye şirketleri temsilcileri de bu toplantıya katılmışlardı. Onlar toplantıda, İşletmenin kapatılmaması için bastırdılar, değişik alternatifler sundular, hatta işletmeye talip oldular, ‘verin, hattı biz çalıştıralım?’, dediler. Fakat, Genel Müdürümüzü ikna edemediler, talepler kabul edilmedi.   ‘Zarar ediyoruz ‘, dendi. İşletme, 1948’de kapatıldı.”              

-Tasfiye nasıl gerçekleştirildi?
-“Kapatma kararından sonra çalışmalar durdu, her istasyonda görevli bir bekçi bırakıldı. Onlar, 1952 yılına kadar hattı, istasyon binalarını, hat boyunca sağ ve solda uzanan Devlet Demiryolları İşletmesine ait arazide bulunan meyve ağaçlarını korudular, mevsiminde meyveleri topladılar; sonra bu meyveler, devlet adına satıldı.
1952 yılında, Vagon ve lokomotifler, Mudanya’dan vapurla İstanbul-Devlet Demiryolları Yedikule Atölyesi’ne taşındı. Daha sonra da demiryolu rayları yerinden söktürüldü.”

MUDANYA TRENİ’ NDEN HATIRALAR

-O günler ile ilgili anılarınızı anlatır mısınız?
- “Mudanya, Bursalılar için bir eğlence, dinlenme mekânı idi. Yaz günleri Bursalılar, cuma sabahından itibaren trenle Mudanya’ya taşınırlardı. Cumartesi, pazar günü de Bursa’dan Mudanya’ya akın sürerdi. Dışarıda geceleyen halk, yanlarında getirdikleri semaverleri ile çay demleyip içerler, geceyi sahilde kumların üzerinde geçirirlerdi.
Mudanya’da kaldığı müddetçe de denize girerler, getirdiği yiyecekleri ile piknik yaparlar, darbuka çalarak eğlenirlerdi. Pazartesi sabahları da coşkulu halde evlerine, işyerlerine dönerlerdi.”

Bursa’da Askerlik Yapan Bir Pehlivanı Trenle Yiğitali’ye Gönderdim
-“Bir pazar günü, çalıştığım istasyona Recep  adlı bir asker geldi.“Güreşler var, aman ağabey, beni Yörükali’ye gönderiver ”, dedi. Her sene, orada yağlı güreşler tertip ediliyormuş. Güreşçi olduğu için, oraya gidip güreşmek istiyormuş. “Gelecek tren marjantis, (yük treni) tren şefine rica edelim, götürürse gidersin”, dedim. Tren gelince durumu şefe anlattım: ‘ecdat yadigarı güreşi severim, mevzuata aykırı ama, ben seni götüreyim, yardımım olsun’ dedi, götürdü.
O asker, şehir iznine çıktığında yanıma gelirdi. Terhis olduktan sonra da, memleketi Tekirdağ’a gitmedi, Bursa’ya yerleşti. Onunla çarşı-pazarda görüştük, dost olduk. “
DR. GALİP UZUNCA’NIN MUDANYA TRENİYLE YOLCULUK HATIRALARI

İkinci tanık, Şair Dr. Galip Uzunca Beyin (D.1922) Mudanya yolculuğu ile ilgili, -Mudanya Treni öncesi ve Tren hatıralarına dair – anlattıkları:
Tren öncesi, Bursa-Mudanya Hattı
“Bursa’nın köklü ailelerinden birine mensubum. Ecdadım, Murat Hüdâvendigâr
Döneminde, ikinci büyük Türk göçleriyle birlikte Bursa’ya gelmişler. Malumunuz olduğu üzere, ilk büyük Türk göçleri, fetihle birlikte Orhangazi zamanında oldu.
1935 yılında, 80 yaşında vefat eden dedem, Ali Uzunların anlattıklarına göre, Bursa Mudanya arası, 150 sene önce tam bir ormanlıkmış. Kışları, 2.5-3 metre yağan kar, en az 3 ay, yerden kalkmazmış.
Bu yörede kışın avcılar, geyik avına çıkarlarmış. 3 metre kar altında yaşama mücadelesi veren geyikler için, ağaç dipleri sığınak olurmuş. Geyikler; nefesleriyle ağaç diplerindeki karları eritip, kendilerine yaşama alanları oluştururlar, kar kalkmaya başlayıncaya kadar da, buralarda mahzur kalırlarmış. Avcılar da, onları canlı ele geçirmek için, bu fırsatı kaçırmazlarmış: beş-altı kişilik avcı grupları, ayaklarında özel kasnaklar olduğu halde kar üzerinde yürüyerek, özel ip merdivenlerle, geyiklerin mahzur kaldığı ağaçlara yaklaşırlarmış. Gruptan iki kişi, ip merdivenle, aşağıya, ağacın dibine doğru inerlerken,  diğerleri yukarıda merdiveni tutarlar, böylece geyikleri canlı olarak yakalayıp yukarı çıkarırlarmış.”

Mudanya- Bursa Arası Taşımacılık
“Yine, dedemden naklen anlatıyorum. O dönemlerde, Bursa-Mudanya arasında, motorlu taşıt yokmuş, Mudanya Tren hattı da henüz inşa edilmemiş. Dedem gibi taşımacılığa özenen gençlerin, ikişer Mısıreşeği varmış. (Mısır’dan getirilen cinsler olduğu için bu eşeklere, Mısıreşeği denmiş.) Onlar evden, sabahleyin eşeğin birine binip yola çıkarlar, yolun yarısında (Bademli’de)  eşek değiştirip, Mudanya’ya kadar yollarına öyle devam ederlermiş.
Öğle üzeri, vapurdan aldıkları yolculardan birini bir eşeğe, diğerine de, kendileri binerek Bursa’ya dönerlermiş. Ortalama, 6 saatlik eşekle taşımacılık işini, böyle sürdürürlermiş.
Keza, at arabası sahipleri de, atlarını Bademli rampasında değiştirirler, dinlendirirlermiş. Bu sırada,  uyuyanları da, Bademli’de uyandırılırlar, “Uyan Bademli’ye geldik” derlermiş, zamanla bu cümle deyim haline gelmiş, muhatabını iyi dinlemeyenler için kullanılır olmuş. 
Zaten, o zamanlar, 70 bin olan il nüfusumuzun,  ancak 30 bini kadarı merkezde yaşarmış,   büyük çoğunluk ise köylerde ikamet edermiş.
18 Haziran 1892’de padişah II. Abdülhamit zamanında, Mudanya Treni hizmete girince, özel bir fermanla Bursa Mudanya arası, halkın ekip biçmesi için,  bağ-bahçe haline getirilmiş. Trene yakıt sağlamak için de, yöredeki ormanlar talan edilmiş. Tabi,  o zamanlar henüz, taş kömürü bilinmiyormuş.”

Hatıralarda Mudanya Treni:
 “-O meşhur Mudanya trenini ben de hatırlıyorum. Normal trenlere göre rayları daha dardı. Vagon pencereleri kışın kapalı, yazın açıktı, İstanbul tramvaylarını andırıyordu. Yıllardan sonra, 1967-68’lerde, Fransa’da bulunduğum yıllarda, Bordeaux-Bordeaulese arası, 40 kilometrelik güzergâhta çalışan, aynı dönemde yapılan treni gördüm. Fransız meslektaşlarımın verdiği bilgilerden edindiğim kanaate ve sonra da yaptığım ansiklopedik araştırma sonucuna göre bu trenlerin, aynı şirket tarafından,  aynı tarihlerde yapıldıklarını anladım.

Bu bağlamda şunu da ifade edeydim. Bordeaux-Bordeaules arasında, mükemmel bir otoban ve büyük yük gemilerinin dahi, rahatlıkla sefer yaptığı Garon Nehri var. Buna rağmen,   tren, hâlâ o yıllarda seferlerine devam ediyordu. Bizde ise maalesef, tren 1948’de kaldırıldı, geride unutulmaz hatıralar bıraktı.  
Mudanya Treni’nin hızı pek fazla değildi, bazen 5-6 vagon, bazen de, 15-16 vagon ile her sabah, Bursa’dan Mudanya’ya gider, akşamları da, Mudanya’dan Bursa’ya dönerdi.

15-16 vagonla gittiği zamanlarda, tren Tepedevrent yokuşunda iyice yavaşlayınca, bazen yolculardan, trenden atlayarak, yakınlardaki tarlalardan karpuz aşırıp tekrar trene binenler olurdu. 
Kanal yapılmadan evvel, kış aylarında, Bursa Ovası, çoğu kez, sular altında kalırdı. Bugünkü, Hürriyet Mahallesi, Soğukkuyu ve Paşa Çiftliği,  adeta göle dönerdi. Bu hâl havanın yağış durumuna göre bazen 3-5 gün, bazen de,  bir hafta- on gün devam ederdi. Tabi, bu arada tren seferleri de iptal edilirdi. O günkü şartlarda otobüs seferleri pek revaçta değildi. Hele, Bursa-Yalova hattının adı dahi geçmezdi.
Nihayet, 1930-32 yılları arası, Nilüfer Köprüsü ve Yunuseli güzergâhı yönündeki kanal yapıldı da, su baskınları önlendi, Tren seferleri aksamaz oldu. 
Mudanya treni ile yolculuk, bazen 1.5 saat,  bazen de 2.5 saat kadar sürdüğü olurdu, ama yolculuğun zevki bambaşkaydı, hiç unutamıyorum”.

ÇAĞLAR BOYUNCA MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ BURSA


Yrd. Doç. Dr. Doğan YAVAŞ
Bursa’nın fethini göremeyeceğini hisseden Osman Gazi’nin vasiyetini, daha sonra oğlu Orhan Gazi’nin de fetih ile başkent olan küçücük bir kasabayı koca bir şehre dönüştürmesini, her biri sanat abidesi olan eski eserlerin, tarihçeleri ile beraber şehrimize yaptığı katkıları göreceğiz. Yeni araştırmaların ışığında güncellenmiş yazılarımızın sizlere faydalı olması dileğiyle.
Uludağ’ın eteklerinde kurulu, verimli toprak ve ormanları, sahilleri, gölleri ve akarsuları ile eşsiz doğal güzelliklere sahip olan Bursa şehrinin bu zenginliğinin, geçmişte ne gibi gelişmelere yol açtığı, özellikle son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarla aydınlığa kavuşmuştur. Mustafakemalpaşa’nın Paşalar köyünde, Berna Alpagut başkanlığında yapılan kazılarla ortaya çıkan, günümüzden 15.000.000 yıl öncesine yani paleoantropolojik döneme ait buluntular içinde, bugün ekvator bölgesinde yaşayan hayvanların kemikleri de yer almaktadır. Eski bir akarsuyun deltası olduğu anlaşılan Paşalar’da ele geçen fosiller küçük kemirgenler, fil, gergedan, zürafa, domuz ve kuyruksuz büyük maymunlar ile diğer etçil ya da otçul hayvanlara aittir. İnegöl ilçesi Çitli köyü yakınındaki mamut fosillerinin bulunduğu fosil yatağı da aynı döneme aittir.

Bursa yöresinde daha sonra Paleolitik Çağ söz konusudur. Alt, Orta ve Üst Paleolitik olarak adlandırılan ve milattan önce 2.800.000 den, milattan önce 10.000 yılına kadar gelen bu döneme Eski Taş Devri de denilir ve Yontma Taş, Cilalı Taş gibi dönemlere ayrılır. Bu çağdaki insan toplulukları geçimlerini, avlanarak ve yenilebilir bitki ya da tohumları toplayarak sağlamakta ve mağaralarda yaşamaktaydı.
Bu insanlar, beslenmeleri için gerekli yiyecekleri kendileri üretememekle beraber, hayatlarını devam ettirebilmek için, volkanik taşları veyahut çakmaktaşını yontarak av aletleri yapıyorlardı. Mağara duvarlarında görülen resimler, daha o devirde insan düşüncesinin gelişmiş olduğunu kanıtlamaktadır.

Paleolitik Çağ’ın en erken devirlerinden itibaren dünyanın ikliminde çok büyük değişiklikler oldu. Anadolu’nun büyük bölümü bozkır görünümünde iken Karadeniz kıyıları ormanlık bölgeydi. İklimin ısınmasından önce Anadolu’da bugüne kadar gelebilmiş göllerin yüz ölçümleri çok daha geniş alanları kaplıyordu. Bölgemizde yer alan İznik Gölü’nün bugünkü seviyesinden 80-145 m. Daha yüksek olduğunu gösteren katmanlar saptanmıştır.
Orhaneli ilçesi sınırları içinde yer alan Şahinkaya Mağarası’nda, Uludağ Üniversitesi’nden Mustafa Şahin başkanlığında bir ekip tarafından yapılan araştırmalarda Paleolitik Çağ denilen Eski Taş Çağı’na ait bulgulara rastlanmıştır. Çakmak taşından yontularak elde edilen el aletleri Kocaeli-Kandıra ve Küçükçekmece-Yarımburgaz mağaralarında elde edilen buluntularla aynıdır. Milattan önce 50.000 yılına tarihlenebilirler. Yine kazılar neticesinde bölgemizde binlerce yıldır da iskân olduğu, kent tarihinin zamanımızdan yaklaşık 8.000 yıl geriye uzandığı anlaşılmıştır.

İnsanlık tarihindeki en köklü değişim, insanların göçebe yaşantılarını terk edip tarım hayatına geçmeleri ile meydana gelmiştir. Çeşitli türde yabani tohumların ekilmesi ile başlayan tarımsal faaliyetlere paralel olarak bazı hayvanların da evcilleştirilmesi ve bunların üreyerek ekonomik varlık haline gelmesi sonucunda insanlar sahip oldukları bu zenginliklere bağlanmak zorunda kalmışlar ve göçebe yaşam tarzını terk ederek yerleşik düzene geçmeye başlamışlardır. Şüphesiz bu yeni durum, yeni bir çağın başlangıcıdır ve Yeni Taş Devri demek olan Neolitik Çağ, bir devrim niteliği taşır.
İnsan topluluklarının tarımsal üretime geçtiği bu dönemle birlikte birçok gelişme de olmuştur. Beslenmek için artık av sürülerinin peşinden gitmeye ya da tüketilen hububatın yerine yenilerini aramaya gerek kalmamış, aksine ekilip biçilen bağlarının ve üreyip çoğalan hayvanlarının bakımı için sabit yerlerde hayat sürme kolaylığı doğmuş ve bunun da sonucunda köyler oluşmaya başlamıştır.

Kuzey Batı Anadolu’da yani bugünkü Marmara Bölgesi’nde ilk köyler milattan önce 6000 yıllarında kurulmaya başlandı. Bu yerleşim yerleri zamanla toprakla örtülüp üzerinde yeniden yerleşim oluşmuş ve bu şekilde üst üste gelmiş çok evreli yerleşim yerleri tepe biçimini almış ve böyle tepelere “Höyük” denilmiştir. Kadıköy Fikirtepe höyüğü, Marmara Bölgesi’nin çanak çömlek üretimi yapılan ilk Neolitik yani Cilalı Taş Devri yerleşimidir. Daha sonra M.Ö. 6500-6400‘lere tarihlenen Yenişehir Menteşe höyüğü ile M.Ö. 5900’lere tarihlenen İznik Gölü kenarındaki Ilıpınar höyüğü gelir. Ilıpınar halkı, avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş döneminin temsilcileridirler.

Hollandalı arkeolog Jacob Roodenberg başkanlığında yapılan Ilıpınar kazılarında Neolitik döneme ait birçok insan iskeletleri, taş, toprak, bakır ve kemikten yapılmış ev eşyaları, tarım araç gereçleri ortaya çıkarılmıştır. On evre yerleşim katmanı gösteren Ilıpınar’da halkın, iki katlı ahşap evlerde oturdukları, köyün etrafını ahşap çitle çevirdikleri, ekinlerini biçip öğüttükleri, ikinci kez yaşanan bir yangından sonra da köyü terk ettikleri anlaşılmıştır.

MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ
 Marmara Bölgesi’nin, Prehistorik Çağ olarak adlandırılan tarih öncesi geçmişiyle ilgili araştırmaların en önemlilerinden biri de Nilüfer ilçesi Akçalar beldesi dahilindeki Aktopraklık höyüğünde yapılmıştır. Ilıpınar kazılarında, insanlığın yerleşik hayata geçerek toprağı ekip biçmeye başladığı dönem olan Neolitik çağdan kalma bulgulara rastlanmış, bunun sonucunda da Orta Avrupa ve Balkan kültürünü oluşturan toplulukların tarım düzenine geçmelerinde bu bölgenin etkili olduğu sonucuna varıldığı ortaya konmuştu. Yakın bir zamanda İstanbul Üniversitesi’nden Necmi Karul başkanlığında kazı çalışmalarına başlanan Aktopraklık höyükte ulaşılan veriler ile 2005 yılında tespit edilen aynı höyüğün nekropolünde yani mezarlık bölgesinde ele geçen Geç Neolitik ve Erken Kalkolitik (M.Ö. 6000 - 5500) çağa ait arkeolojik bulgular Ilıpınar’da varılan sonuçları destekler mahiyettedir.

Anadolu’nun ne kadar önemli bir yarımada olduğu, “Medeniyetlerin beşiği” olarak tanımlanmayı ne denli hak ettiği, burada yeniden açığı çıkmaktadır. Asya ve Akdeniz medeniyetleri de bu açıdan önemlidir, zira bu dönem, dünyanın her ülkesinde aynı anda yaşanmış bir dönem değildi.. Örneğin, İngiltere’nin Neolitik Dönemi, M.Ö. 200’de, Roma dünyasıyla başlar, yani bizden binlerce yıl sonra.
Tabii ki, bölgenin tarihi bu iki höyükle sınırlı değildir ve yörede tespiti yapılmış 30’dan fazla höyük daha varsa da ancak birkaç tanesinde araştırma ve kazı yapılabilmiştir. Tüm Anadolu’da ise 20.000 kadar höyük bulunduğu tahmin olunmaktadır.

İznik-Çakırca köyünün 2 km. doğusunda bulunan Çakırca höyüğü, 200 metre çevresi ve 8 metre yüksekliği ile bu bölgedeki en büyük höyükler arasında sayılır. Etrafındaki arazilerin verimli ve sulak olmasından dolayı uzun yıllar yerleşim yeri olarak kullanılan höyüğün üzerinde ve çevresinde, günümüzde de bağların, ağaçların ve tarlaların yer alması üst kültür dokusunun bozulmasına sebep olmuştur. Yapılan yüzey araştırmalarında M.Ö. 2300 yıllarına tarihlenebilecek keramik buluntularına rastlanmıştır. Bundan başka M.Ö. 1900-1700 yılları arasındaki Orta Bronz Çağı’na ve M.Ö. 1300 Geç Bronz Çağı’na ait çanak çömlek buluntuları da, tarih öncesi denilen Prehistorik çağlarda, İznik ve çevresinde yaşayan insanların kültüründe keramik olduğunu ortaya koymaktadır.
Bunlardan başka, yine İznik’te Karadin höyüğü, Demirci höyüğü, Çiçekli-Üyücek höyüğünde de bol miktarda keramik kapların bulunmuş olması, İznik’in Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden önce de keramik ve çini merkezi olduğunu göstermektedir ki, ileriki haftalarda İznik’te Osmanlı sanatından bahsederken, İznik’te çini ve keramik sanatına da değinilecektir.

Gerek kazı çalışmaları yapılan höyüklerde gerekse tespiti yapılmış diğer höyüklerde yapılan yüzey araştırmalarında, bölgedeki yaşamın Neolitik çağdan tunç çağının sonlarına kadar (M.Ö 1200) kesintisiz olarak devam ettiği anlaşılmaktadır.
“Höyük” dediğimiz üst üste yerleşimlerin oluşturduğu bu tepeciklerin dışında bir de “Tümülüs” denilen tepeciklerinden kısaca bahsetmek gerekirse; İznik’in doğuya açılan Lefke/Osmaneli Kapısı’ndan çıkıldığında, M.Ö. 149’da öldürülen Bithynia kralı II. Prussias’a ait olduğu düşünülen ve halk arasında Berberkaya olarak bilinen bir mezar odası vardır. 18. yüzyıla kadar sağlam bir şekilde gelmiş olan mezar odası, defineciler tarafından dinamitlenerek 17 parça halinde, bulunduğu Elmalı dağının yamacına dağılmıştır. Bu bölgenin Bithynia, Roma ve Bizans döneminde nekropol yani mezarlık alanı olarak kullanıldığını biliyoruz, bir diğer tümülüs ise yine İznik – Elbeyli’de yer alan Dörttepeler tümülüsüdür. Günümüzde de Elbeyli Mezarlığı olarak kullanılan bu tepelerde karayollarının çalışmaları esnasında 2 adet mezar odasının girişi ortaya çıkmış ve bölge koruma altına alınmıştır.

ÇAĞLAR BOYU BURSA
 Bakır ile kalay alaşımı olan tuncun bulunuşuyla Anadolu’da M.Ö. 3000-1200 yılları arasında Tunç Çağı yaşanır. Bu çağ, kazılarda bulunan çanak çömleğin yapısına, üretim ve mimaride kullanılan tekniğin düzeyine göre de Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı olmak üzere üçe evreye ayrılır. Önceki çağlarda insanoğlu tarım, hayvancılık, dokumacılık ve çömlekçilik gibi buluşlar yapmıştı. Yeni bir dönem olan Tunç Çağı’nda ise, daha ince ve detaylı maden işçiliğine olanak sağlayan tuncun icadı ile bu teknoloji gelişmiştir. Bunun sonucunda çeşitli tasarımlarda süs ve takı eşyaları, eskisinden daha güçlü hale getirilmiş kılıç, kalkan, mızrak ve zırh gibi savaş aletleri yapılmaya başlanmıştır.

Erken Tunç Çağı dediğimiz M.Ö 3000-2000 tarihleri arasında daha çok tarıma dayalı köy kültürü sürdürülmekteydi, Mezopotamya ve Mısır’da yazının kullanılmaya başlamasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştı. Bu dönemde Balkanlar üzerinden gelerek Anadolu’ya geçen Hint-Avrupa kökenli Luviler önemlidir.
M.Ö. 2000-1500 Orta Tunç Çağı’dır, bugünkü Yunanistan’da ilk Grek kültürünün oluşturan ve genellikle Mikenler olarak adlandırılan kavmin M.Ö. 1600-1500 yıllarında, Doğu Akdeniz ve Anadolu’da ticaret kolonileri kurmalarıyla başlamaktadır. Homeros’un Akalar diye adlandırdığı bu ilk Helen kavmi bu tarihlerde Bugünkü adı Balat olan Miletos’a yerleşmişlerdir. Bu evrede Anadolu’da farklı diller konuşan halklar yaşamaktaydı. Aslında farklı kavimlerin daha önce de varlığı düşünülebilir fakat etnik kökenlerin anlaşılması ancak yazının kullanılmaya başlanması ile mümkün olabilmiştir. Yazılı belgelerden anlaşıldığına göre bu dönemde, Hint-Avrupa grubuna ait diller konuşan halklar Orta ve Batı Anadolu’da, Asya kökenli bir dil konuşan Hurriler Doğu Anadolu’da, Sami kökenli halklar ise güneydeki sıcak bölgelerde yaşamaktaydı.
Bu tarihten M.Ö. 1200’lü yıllara kadar olan evre Geç Tunç Çağı’dır. Kuzeybatı Anadolu için çok önemli hatta destansı bir şehir olan Troia bu dönemdeki en meşhur yerleşimdir. Hiti ve Miken uygarlıkları ile çağdaş olan bu kentte yazı henüz bilinmemekle beraber yüksek kültür seviyesine ulaşılmıştı. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarında bahsedilen Priamos’un kenti buradaydı.
M.Ö 1200 dolayları Demir Çağı ve tarihe Deniz Kavimleri Göçü olarak geçen dönemin başlangıcıdır. Bu dönemde Anadolu, Yunanistan, Mısır ve Suriye, karadan ve denizden gelen şiddetli göç dalgalarına sahne olmuş özellikle Anadolu ile Balkanlar, Ege ve Akdeniz üzerinden gelen istilacı kavimlerin saldırılarına maruz kalmıştır. Bu saldırılar sonucu Mısır, Hitit ve Troia krallıkları yıkılmış ve Batı Anadolu’da M.Ö. 1200 – 800 yılları arasında yaklaşık 400 yıllık bir “Karanlık çağ” yaşanmaya başlamıştır.

Bu göçler esnasında Bithynia bölgesinde Bebrig kavmi hakim olmuştur. Bir Helen destanında bunların Marmara denizinin güney sahillerinde yaşadıkları anlatılmaktadır. Bebrigler’in yaşadığı Karadeniz kıyısı, İstanbul boğazı ve Marmara denizi arasında kalan bu verimli topraklara daha sonra Yunanlılar ve Romalılar tarafından Bithynia adı verilecektir. M.S. I. yüzyılda yaşamış olan Romalı yazar Yaşlı Plinius ve onun çağdaşı Amasyalı Strabon ise bölgenin bu adı Trakyalı kavimlerin akınından sonra Bithynler ile Thynler’in adından alındığını söylerler.

Bursa ve çevresi bu krallıkların yıkılmasından en fazla etkilenen yörelerden biridir. Balkanlara yakın olan bu bölge, Anadolu’ya giren toplulukların ilk uğrak yeri olmuş ve M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren istilalara uğramıştır. Bu topluluklar arasındaki Bithyn ve Tynin gibi akraba olanlar bir araya gelerek, güneyde Mustafakemalpaşa, kuzeyde ise Marmara ve Karadeniz sahillerine kadar olan bölgede Bithynia Krallığı’nı kurmuşlardır. Bölge, daha sonra Perslerin hakimiyetine girerek 200 yıl kadar onların denetiminde kalmış ve daha sonra da Büyük İskender (III. Aleksandr) devrini yaşamış, onun ölümünden sonra da M.Ö. 330-30 arasında Helenistik dönem dediğimiz devirde, I. Nikomedes tarafından Bithynia krallığına bağlanmıştır.

Bugünkü Bursa şehrinin temelini oluşturan Antik Prusa kenti Bithynia kralı I. Prussias M.Ö.228-185) zamanında kurularak adını da kraldan almıştır. Bursa, ilçeleri İznik (Nikaia), Mudanya (Apameia), Gemlik (Kios), Uluabad, Gölyazı (Apollonia Ad Ryndacum) Orhaneli (Hadrianoi Ad Olympum) ve Mustafakemalpaşa (Miletopolis) ile birlikte, M.Ö. 74 yılında da IV. Nikomedes tarafından Roma Devletine bağlanmıştır.

Roma çağında da önemini koruyan kent Erken Bizans için çok önemli bölge olmuştur. Uludağ’da 4. yüzyıldan 8. yüz yıla kadar 50’ye yakın manastır inşa edildiğini bu yüzden Oros ton Kalegeron (Keşişdağı) denildiğini ve bu ismin 1922 yılına kadar kullanıldığını bu tarihte de Askeri Coğrafya Encümeni Azası Dr. Osman Şevki’nin girişimiyle Uludağ olarak yenilendiğini biliyoruz. Fakat bu manastırların 8. yüzyılda aniden terk edildiği anlaşılmıştır.

KURULUŞ VE GELİŞME
M.Ö. 1000 yıllarında Anadolu’nun batısı, Balkan kökenli köylü ve göçebe Yunanlılar tarafından adeta istilâ edilmiş ve bu durum, Anadolu’nun etnik yapısını büyük ölçüde değiştirmişti.
Trakya, Bithynia ve Anadolu’da görülen birçok kavmin ana yurdudur ve adını Hind-Avrupa kökenli Traklar’dan almıştır. Anadolu’ya M.Ö. 1200 yıllarında girmeye başlayan ve her biri ayrı bir bey kumandasındaki çeşitli boylardan oluşan Traklar’ın en bilinen ve adı geçenleri Frigler ve Mysler’dir. Amasyalı meşhur coğrafyacı Strabon, sayıları 22’yi bulan bu boylardan ikisinin Bithynler ile onlara akraba olan Thynler olduğundan bahseder ki, bu iki kabile Bursa’nın da içinde bir şehir olarak bulunduğu Bithynia eyaletinin kurucularıdır. Bithynia’nın Mysialılar tarafından da iskân edildiğini ve bu kavmin Frigyalılar ile birlikte İznik gölü etrafında yerleştiklerini de öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon ise Mysialılar’ın önce Uludağ yöresinde yaşadıklarını, Friglerin gelişiyle buradan göç ettiklerini söylerler.
Bthynia Krallığı’nın sınırlarını çizmek istersek, “Yaklaşık olarak bugünkü Kocaeli, Sakarya, Bolu, Bilecik, Bursa ve Yalova illeri, İstanbul’un Kocaeli tarafı ile Zonguldak ilinin batı yarısını kapsayan bölgedir” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bithynia, doğuda Paflagonya, batıda Mysia, güneyde ise Galatia ve Frigya ile komşudur. Anadolu’daki nüfus bölgeleri sürekli değişime uğramalarına rağmen bazı etnografik geleneklerin toplumlar arasında devam etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, M.Ö. 4. yüz yılda yaşamış Yunanlı yazar ve asker Ksenophon, hatıralarından oluşan Anabasis adlı eserinde, Mysialı (Günümüzde Balıkesir ilinin tümü, Manisa ve İzmir illerinin kuzey bölümleri, Kütahya ilinin batısını kapsayan bölge.).bir kişinin ellerinde iki kalkan ile ortaya çıkıp, biriyle savaşıyormuş gibi bazen kalkanları birbirine vurarak bazen de diz çökerek folklorik bir gösteri yaptığını anlatması, hemen aklımıza Bursa Kılıç Kalkan Ekibi’ni getirmektedir. Bundan başka, Akdeniz Bölgesi’nin antik çağ şehirlerinden olan Aspendos ve Selge’de, M.Ö. 5-4. yüz yıllarda basılan bazı paraların üzerinde yer alan yağlı güreş yapan pehlivan tasvirleri de, Anadolu’da hala yaşayan ve ata sporumuz olan yağlı güreşin kaynağı hakkında bilgiler sunmaktadır.

Tarihin kaydettiği ünlü şahsiyetlerden olan Makedonya Kralı Büyük İskender de, M.Ö. 4. yüz yıl ortalarında, beraberindeki dört bin kişi ile Çanakkale Boğazı’ndan Anadolu’ya girmiş ve konakladığı her menzilde halk tarafından karşılanmıştı. İskender’in boğazı geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen Uygarlığı ve bütün dünya için önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hellenistik Çağ olarak bilinen ve M.Ö. 333-30 tarihlerini kapsayan bu dönemde Hellen Uygarlığı, Asya ve Afrika’ya değin yayılmış, M.Ö. 650-545 arasında yaşanan Altın Çağ kadar olmamakla birlikte, insanlığa ikinci bir parlak dönem yaşatmıştır. Hellenistik Uygarlık, daha önceleri sağlam Hellen kültür temeline sahip olan Anadolu’da gelişip büyümüş, kalıntıları bugün dahi dünyayı ,derin bir şekilde etkileyen ileri bir uygarlığın yayılmasına sebep olmuştur. Hellen Uygarlığı’nın gerçek temsilcileri ve koruyucuları Bergama krallarıysa, önderleri de Bithynia krallarıdır.
İskender’in kültür politikası, Doğu Dünyası’nın düşüncesine saygı göstermiş ve böylece Doğu ve Batı arasında birleşme eğilimi oluşmuştur. Doğu’nun, Hellenizm ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu olan bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender, İran’da bir Persli gibi giyinmiş, karşısındakilerin kendi önünde yere kapanıp saygısını belirtmesine izin vermiş ve Mısır’da kendisine Tanrı Ammon’un oğlu olarak tapınılmıştır. İki ayrı düşüncenin bağdaşması sonucunda, Doğulu dinlerin baskın çıkarak Hıristiyanlık yolu ile Avrupa’ya yayılmasına sebep olmuştur.

Etrafa hiç zarar vermeden Uludağ’ın güneyinden geçip giderken de Bithynia’daki sömürgeci Yunan kentlerinin etkisini ortadan kaldırarak Bithynialılar’ın bağımsızlık savaşını kazanmasında etkili rol oynamıştır. Bithiynia Krallığı’nın temelleri yine bu süreçte, M.Ö. 328’de Zipoetes ile atıldı. Büyük İskender M.Ö. 323 yılında Babil’de ölünce onun generallerinden Seleukos’un kurduğu krallık, Anadolu’ya hakim olmak istemiş ve oğlu Antiokhos’un ordusu Bithiynia’dan geçerken Biyhiynia kralı Zipoetes tarafından tamamen yok edildi. Bazı kaynaklar, çok başarılı bir asker olup birçok savaşlar kazandıktan sonra M.Ö. 279 yılında ölen Zipoetes’in, aynı zamanda Bursa’nın da kurucusu olduğunu fakat kentin asıl gelişimi I. Prussias zamanına rastladığı için şehrin bu adla anıldığını ileri sürerler.

 ULUDAĞ’IN ETEĞİNDE
Bursa tarihi için önemli kişilerden biri de Kartacalı komutan Hannibal’dir. M.Ö. 247’de Kartaca’da doğmuş, iyi bir eğitim almış ve henüz çok genç iken de savaşlara katılmıştır. Roma yönetimi onu ortadan kaldırma kararı alınca Kartaca’yı terk ederek önce Suriye’ye Seleukoslar’a, M.Ö. 188’deki Dinar barışından sonra da Bithiynia’ya sığınmıştır. Antlaşma metninde yer alan, Hannibal’in on beş bin fili ile birlikte Romalılar’a teslim edilmesi maddesi, kendisinin filleri ile tanınmasına sebep olmuştur. Bu tarihten sonra Bithynia’nın o zamanki başkent Kocaeli’nin planlanmasına yardım etmesi şartıyla I. Prussias’ın yanına gelen Hannibal’in, I. Prussias ile birlikte Bursa kalesinin planlanmasında da bulunduğu düşünülmektedir. Bu fikirden yola çıkarak merhum Kazım Baykal, “Şehrin alt yapı tesisleri bugün ortaya çıkmaktadır. Pınarbaşı suyunu getirmişler, Kırkodalar Mahallesi’ndeki iki evde on üç basamakla inilen yer altı çeşmesi Anibal’in yapısıdır.” demektedir. Bursa’nın 2. yüzyıl başında epeyce gelişmiş bir kent olduğu bilindiğine göre, M.Ö. 188’den sonra Hannibal’in gelişinde şehrin etrafında sur inşaatının devam etmekte olduğu ve belli bir aşamadan sonra kendisinin müdahale ettiği fikri daha akla yatkındır. Belki de surlara yapılan ilavelerde ve plan değişikliği ile birlikte alt yapı çalışmalarında katkısı olduğu söylenebilir.

Bölgenin güneybatı kesimindeki en ünlü kenti Bursa, Olympos/ Uludağ’ın eteğinde oluşu ve bu civardaki aynı adla bilinen diğer yerleşim birimlerinden ayrılabilmesi için Prusa ad Olympum olarak anılıyordu. Kendi yönetimine ait ilk sikkelerini M.Ö. 1. yüz yılda basmaya başlayan Bursa, eski çağlarda da sıcak su kaynakları ve kaplıcaları ile ünlüydü.

Bithynia, Roma’ya bağlandıktan sonra Prokonsüller hükümeti zamanında düşmüş ve imparatorluğun genel yönetimine girmiştir. Roma’nın bir ili ilan olunan Bithynia, tam yetkili vali demek olan prokonsüller tarafından yönetiliyordu. Birkaç imparatorun ziyaret ettiği Bithynia, imparatorluğa geçmek isteyenlerin hak iddia ederek yaptıkları savaşlara sahne olmuştur.

Roma İmparatoru Traianus’un M.S. 111 yılında Bithynia’ya vali atadığı ve aynı zamanda yargıç olan Genç Plinius’un, imparatora yazdığı mektuplardan, yaptığı imar faaliyetleri hakkında bazı bilgiler ediniyoruz. Bu mektuplarda daha çok Bithynia’nın Nikomedia/Kocaeli ve Nikaea/İznik şehirlerindeki bayındırlık hizmetleri anlatılmaktaysa da, Vali Plinius’un, Prussia/Bursa ile ilgili şu satırları gayet önemlidir; “Bursalılar’ın eski bir hamamı vardır, o da kötü bir durumdadır. İzniniz olursa bu hamamı yeniden yapmak istiyorlar, inceledikten sonra zannederim yenisini yapmak gerekecektir. Hamamın inşası için gerekli para ise şu kaynaklardan sağlanacak. Kişilere yüklenen özel vergi, hamamın zeytinyağı harcamalarında kullanılması gelenek haline gelmiş olan parasının bu kez inşaat için harcanması. Bu hamamın inşası, kentin güzelleşmesi ve saltanatın ihtişamı anlamına gelir.” İmparator Traianus, halkın üzerine yeni bir vergi yükü getirmemek kaydıyla hamamın bina edilmesi teklifini kabul etmiştir.

Vali Plinius’un bir diğer mektubunda ise, yeniden yapılacak hamamın yeri için, günümüzde Saltanatkapı girişinde bulunan Lala Şahinpaşa Medresesi’nin yerini göstermekte ve “Ben hamamın aynı yere yapılmasını ve çevresine açık kuşaklarla, kemerli ve direkler üzerine yapı yapılmasını yahut yalnız oturacak yerler yapılmasını öneriyorum Bu bina, tüm güzelliklriyle şahsınıza layık bir eser olacaktır.” Buna cevaben İmparator Traianus, o arazinin bir vakfa ait olmaması halinde binaya izin vereceğini belirtmektedir. Bahsedilen yerde bugün medresenin bulunması, eğer sonraki devirlerde yıktırılıp ortadan kaldırılmadıysa, bu hamamın buraya yapılmamış olduğunu düşündürmektedir. Bu mektuplarda, özgün yapılarla süslenmiş bir kent tasvirinin yapıldığı Bursa’da bir hamam, bir şehir meydanı ve ortasında kütüphanesi ile büyük bir köşkün varlığı anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, Traianus’un heykelinin olduğu da düşünülmekteyse de elimizde sağlam bir bilgi yoktur. Hisariçi’nde yapılan kazılarda bazı heykel kaideleri ve büstler ortaya çıkarılmış fakat bunların kimlere ait olduğu henüz tespit edilememiştir.

Bu arada, bir de Bursa doğumlu olup da Bursa’yı kendi parası ile güzelleştirmek için planlar yapan Dionysos Chrysostomos adlı, zengin ve iyi bir hatip olduğu için “Altın ağız” lakabıyla tanınan bir kişinin çalışmaları varsa da Vali Plinius buna engel olmuştur.

Bursa’nın sıcak su kaynakları ve kaplıcalarından bahsedilmemesi, Romalılar’ın bunlardan haberdar olmadığını göstermektedir. Romalıların farkına varmadıkları kaplıcalar, Bizanslı yöneticilerin dikkatini çekmiş ve bu kaynakların yakınında Pythia yerleşmesi kurulmuştur ki, günümüzde Çekirge semti olduğu kabul edilebilir.


6 Nisan 2012 Cuma

KARAKEÇİLİ AŞİRETİNİN BİTİNYA (BURSA) ÇEVRESİNE YERLEŞMESİ



Karakeçililerin Anadolu’ya ilk gelişleri Malazgirt Savaşı’ndan çok daha öncedir. XI. Yüzyıl başlarında buralarda yerleşmeye başladıkları tarihi kayıtlara geçmiştir. Çağrı Bey’in komutanlığında Türkmenler, 1018’de Doğu Anadolu’daki Ermenileri bozguna uğratır.
Aslında Malazgirt Savaşı, Doğu Anadolu’ya yerleşen Türkleri buradan atmak için düzenlenmiştir.  Savaşı yitiren Bizanslılar için çöküş dönemi başlamıştı!
Türkmenler bundan sonra 200 yıl boyunca kafileler halinde Anadolu içlerine doğru ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Bunların arasında tabii ki Kayılar ve Karakeçililer de vardı.
Bazı Ermeni (Anadolu’ya Kuzey Yunanistan’dan gelmişlerdir) kaynaklarında Anadolu’ya gelen Türkler şöyle anlatılır:
“Mızrak, ok, yaydan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örgülü saçlı, rüzgar gibi uçan atlıları karşısında hiçbir güç duramaz. Yağmur gibi yağan okları bütün hedefleri yok eder.”
Bilge Kağan kayınpederine bir kent tesis ederek, budunu (ulusu) ile orada yaşamasını ister. O ise: “Şehirde, köyde yaşamak bizim işimize gelmez. Göçebe kalırsak Çinlilerle daha iyi mücadele ederiz” der.
Selçukname’nin yazarı: “Sakın olmaya ki şehirlerde oturasınız, yerleşesiniz. Zira şehirlerde oturanların ili ve boyu malum olmaz. Beylik ve asalet ancak göçebelikte, Türkmenliktedir” diyerek atalarının nasihatını bildirir.
Yazıcıoğlu tarihinde de şöyle bir rivayet var. Merhum Kara Osman dahi daim bu öğüdü oğullarına verirmiş: “Olmasın ki oturak, olasız ki beğlik, Türkmenlik ve Yörüklük edenlerde kalur” demiş.
Araştırmacı-Yazar Muharrem Bayar’ın “Karakeçili Yörük Aşiretinin Kültür Hayatı” adlı eserinde rivayetlere uygun güzel bir dörtlük var. Birlikte okuyalım:

“Ekme bağ, bağlanırsın.
Ekme ekin, eğlenirsin.
Çek deveyi, sür koyunu.
Bir gün olur ‘bey’lenirsin.”

Tam bir konargöçer yaşamı anlatılıyor. Asalet ve beylik özgür olmakla eşdeğer tutuluyor.
Türkmenler yerleşik yaşama geçen boydaşları için ‘Yatuk’ (tembel) tabirini kullanmışlardır. (Kuzey Bulgaristan Türkleri ahşaptan yapılan bir su kabına ‘yatık’ derler.) Daha sonraları toprak sahibi olmak, asalet ve itibar unsuru olarak kabul edilmiştir.
Yazar Muharrem Bayar’ın aktardığına göre, Seyitgazi’nin Bahşişli köylüleri: “Ecdadımız Horasan’dan beriye yürüyerek gelmiş. Yörük yürüdü, kıllı deriyi sürüdü demişler, adımız Yörük olmuş. Bizim atalarımız Toroslar’dan gelmiş. Hala oralarda akrabalarımız var” derler.
Ertuğrulgazi ve Osmangazi devrinde Bitinya (Bursa) denilen yöreye pek çok Türkmen toplulukları yanında Karakeçili oymakları da gelip yerleşmiştir. Bunlarla Uludağ çevresine ve Bursa ovasına doğru akınlar düzenlenmiştir. Türkmenler ve Yörükler yeni fethedilen yörelere yerleşerek köyler kurmaya başlamışlardır. Buralardan daha batıya giderek Balıkesir ve Manisa dolaylarını yurt tutan Karakeçili obaları da olmuştur. Sonraki yıllarda Balkanlara dek ulaşmışlardır. Özellikle XVIII. ve XIX. yüzyıllarda zorunlu iskana tabi tutulmuşlardır.
Karakeçili Aşireti’nin önemli önderlerinden biri olan Hacı Bekir Sıddık Bey’in, 1905 yılında bastırdığı “Karakeçili Aşireti” adlı kitapçıkta, kendisine bağlı olan Karakeçili köylerinin sayımını yaptırdığı ifade ediliyor. Ancak Balıkesir ve Manisa’dakiler sayım dışı bırakılmıştır. Eskişehir, Kütahya, Afyon, Bursa, Adapazarı, Kocaeli, Uşak ve Aydın’ın bir bölümü alınmıştır.
Karakeçililer daima devletin ve padişahın yanında yer almışlar, Anadolu’daki isyanlara katılmamışlardır. Devletin görünmeyen gücü ve dayanağı olmuşlardır. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim ve II. Abdülhamit tarafından takdir ve taltif edilmişler, kendilerine ünvanlar ve beratlar verilmiştir.
Hacı Bekir Sıddık Bey, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru, çevresindeki bütün aşiret oymaklarını örgütledi. Bunlardan Karakeçili Süvari Alayı’nı kurdu. Bu alaya katılanların listesi, 1905’te yayınlanan kitapçıkta yer aldı.
Listenin 21. sırasında İnegöl’ün Karakaya köyünden Mustafa Ağa’nın 6, 22. sırada Sekri köyünden Hacı Mustafa Ağa’nın 5 ve Bayramşah köyünden Osman Ağa’nın da 3 atlı asker temin ettiği görülüyor. Dağ ilçeleri ile ilgili bir kayıt yok.
435 kişiden oluşan bu süvari birliği; 1897 Yunan Savaşı, 1912 Balkan Savaşı, 1914 I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşlarında görev yapmıştır.
II. Abdülhamid’in muhafız alayında, Bursa çevresindeki Karakeçililer de bulunmaktaydı. (Mirzaoba, Muratoba köyleri gibi)
Karakeçili ünlü bir kumandan olan Arif Bey; II. Erkanı Harbiye reisi olarak Mustafa Kemal’le beraber Samsun’a çıkan subaylar arasında yer almıştır. Yunanlılara karşı savaşıp, I. ve II. Bozkır ayaklanmalarını bastırmıştır.
Günümüzde Bursa çevresindeki Karakeçili yerleşmeleri:
Bugünkü İnegöl’ün 93 köyünden 65’i Yörük ve Manav halktan oluşuyor.
Kayı boyuna mensup köyler: Turgutalp, Gelene, Süle, Yiğitköy, Tekke, Kıran, Sırnaz, Doğanyurdu, Bilal, Kulaca (Osmanlı sancağı vardı), Sungurpaşa.
Karakeçili Yörük köyleri: Karagölet, Akbaşlar, Gömez, Yeniyörük, Hacıhasan.
Bunlardan ikisi (Akbaşlar ve Yeniyörük) yazımızda adı geçen broşürde de yer alıyor. Karagölet’in de o yıllarda Yenişehir’e bağlı olduğu anlaşılıyor.
Araştırmacı-yazar Muharrem Bayar’ın; XIX. Yüzyıl başlarına ait İnegöl ile ilgili arşiv kayıtlarından tespit etmiş olduğu kadarıyla oymak ve aşiretlerden başlıcaları şunlardır:
Akçakoyunlu, Acır, Ali Beyler, Alişar, Alpagut, Arifli, Armutlar, Avşar, Bademli, Bağlı, Barçınlı, Bektaşlar, Boynuyoğunlu, Buraklı, Cafer Kethüda, Eyiciler, Fakihler, Gedikler, Genceli, Geyikli, Genelioğlu vb.
 Bursa köylerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunu Türkmen, Yörük ve Manav denilen gruplar oluşturur. Bunlar Oğuz boylarındandır. Bir bölümü dışında, hangi köyün hangi boydan olduğu tam olarak belli değildir. Çünkü bir kısmı hangi boyan ve hangi oymaktan olduklarını unutmuşlardır. Bazı köylerde de birkaç boya mensup oymaklar birbirine karışmıştır. Bu nedenle birçoğu Yörük diye anılırlar. En çok bilinenler, Kayı boyuna bağlı Karakeçili oymağı ve Kızık boyudur.
Bursa çevresinde boylarla ilgili birçok damga bulunmuştur.
Dağ ilçelerine bağlı 160 kadar köy vardır. Bunların hemen tamamı Türkmen ve Yörük kökenlidir. Önemli bir bölümü Karakeçili Türkmen aşiretine mensuptur.
En ünlü Karakeçili köyleri şunlardır:
Çeki, Sadağı ………………………………………(Orhaneli)
Bu iki köyde de Yörük şenlikleri yapılır.
Kocakovacık, Belenören, Yağcılar, Akçapınar………(Keles)
En önemli ve en güzel Yörük şenliklerinden biri Kocakovacık’ta yapılıyor. Bu köy, Yörüklere özgü yemek ve giysileri ile ünlüdür.
Durhasan …………………………………………(Büyükorhan)
Gölbaşı / Akçeler …………………………………….(Kestel)
Dışkaya ………………………………………………(Gürsu)
Mirzaoba, Kaymakoba, Hançerli……………………(Mudanya)
Orhan Gazi, bir ara beyliğin hazinesini Hançerli köyünde muhafaza etmiştir.
Muratoba …………………………………………….(Gemlik)
Beylik, Boğazköy …………………………………(Karacabey)
Bozağaç…………………………………………….(MKPaşa)
Bu bölgede her yıl Yörük şenlikleri düzenleniyor.
Seferiışıklar (Osmangazi), Baraklı (Keles), Yörükler (İznik), Bursa’nın ünlü Yörük köyleri arasındadır.

Mary Lucy Jane Garnett adlı batılı bir yazar, Türkmen ve Yörüklerin sağlam ve sağlıklı olmalarını, doğal seleksiyona bağlıyor. “Hastalıklı ve güçsüz bebekler ölünce geriye sağlam bir nesil kalıyor” diyor.
Kanaatimizce bu tez bir dereceye kadar doğrudur. Yüzyıllarca doğa ile iç içe yaşayan konar-göçerlerin hastalıklı, zayıf ve dayanıksız nesilleri, doğa tarafından bir şekilde elenmiştir. Yani Darvin’in dediği gibi, “Doğal seleksiyona” uğramıştır. Geride sağlam, dayanıklı, sağlıklı ve güçlü olanlar kalmıştır.
Bu görüşü ırkçılığa kadar götürmek yanlış bir eylem olur. Burada bir tespit yapılmıştır sadece.
Türkmen ve Yörüklerde fazla kavga-dövüş görülmez. Görülse de araya giren hatırlı kişiler ve büyükler tarafından sorun çözülür. Bu nedenle bunların ruh sağlıkları da gayet yerindedir.
Dede Korkut’un dediği gibi, “Boy boyladık, soy soyladık”. Bunları yazarak mikro milliyetçilik yaratmak istemiyoruz. Zaten boy ve aşiret aşamasını çoktan geride bırakan toplumumuz, sosyolojik olarak bir üst toplumsal aşamaya geçerek Türk ulusunu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur.
Amacımız; yeni nesile geldikleri kökeni göstererek, tarih ve ulusalcılık bilincine katkıda bulunmaktır.
Hüseyin GENÇ / Araştırmacı-Yazar

MÜBADELENİN İKİ YÜZÜ


“Dedemin İnsanları” adlı belgesel filmin gösterime girmesiyle birlikte ‘mübadele göçmenleri’ konusu, bir kez daha ülke gündeminin konuları arasındaki yerini aldı.
Filmi; Mudanya Belediyesi’nin düzenlediği ‘Sinema Günleri’ kapsamında 17 Şubat’ta izledim. Belgesel nitelikteki bu filmde; 1924’te şimdi Yunanistan toprağı olan Girit adasından ‘mübadele göçmeni’ olarak Türkiye’nin Ege kıyısındaki küçük bir kasabasına göç eden Türk asıllı bir ailenin, başından geçen göç olayı ile vardıkları yerlerde karşılaştıkları sorunlar işlenmiş. Ancak göründüğü kadarıyla anlatılmak istenen olayların, uzunca bir zaman dilimi içindeki geçişleri tam sağlanamamış.
            Mübadele ne demektir? Önce bunu açıklamaya çalışalım.
            ‘Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Anadolu’da yaşayan Rumlarla, Yunanistan’da kalmış Türklerin, iki devletin hükümetlerinin anlaşmaları ile karşılıklı olarak yer değiştirmesidir. Bu şekilde göç etmiş olan insanlara ‘mübadil göçmenleri’ denilmektedir.
‘Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin 19 Maddelik Sözleşme ve Protokol’ 30- Ocak- 1923 tarihinde imzalanmıştır. T.B.M. Meclisi Hükümeti ile Yunan Hükümeti aşağıdaki maddeler üzerinde anlaşmaya varmışlardır (Burada sadece önemli ilk 3 madde verilmiştir):
1-Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklularla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyrukluların, 1- Mayıs - 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine (exchange obligatoire) girişilecektir. Bu kimselerden hiç biri, Türk Hükümeti’nin izni olmadıkça Türkiye’ye, ya da Yunan Hükümeti’nin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyeceklerdir.
2- Birinci maddede öngörülen mübadele:
a) İstanbul’da oturan Rumları (İstanbul’un Rum ahalisini);
b) Batı Trakya’da oturan Müslümanları (Batı Trakya Müslüman ahalisini) kapsamayacaktır.
1912 Kanunu’yla sınırlandırıldığı biçimde, İstanbul Şehremaneti daireleri içinde, 30-Ekim - 1918 tarihinden önce yerleşmiş (etablis) bulunan bütün Rumlar, İstanbul’da oturan Rumlar (İstanbul’un Rum ahalisi) sayılacaklardır. 1913 tarihli Bükreş Andlaşması’nın koymuş olduğu sınır çizgisinin doğusundaki bölgeye yerleşmiş (etablis) bulunan Müslümanlar, Batı Trakya’da oturan Müslümanlar (Batı Trakya Müslüman ahalisi) sayılacaklardır.
3- Karşılıklı olarak, Rum ve Türk nüfusu mübadele edilecek olan toprakları 18 - Ekim - 1912 tarihinden sonra bırakıp gitmiş olan Rumlar ve Müslümanlar; 1 inci maddede öngörülen mübadelenin kapsamına girer sayılacaklardır. İş bu sözleşmede kullanılan ‘göçmenler’ (emigrants) terimi, 18 - Ekim - 1912 tarihinden sonra göç etmesi gereken ya da göç etmiş bulunan bütün gerçek ya da tüzel kişileri kapsamaktadır.
Anlaşmanın ortaya koyduğu hükümlerden anlaşılacağı üzere:
Mübadeleyle göç; İstanbul’da oturan Rumlar ile Batı Trakya denilen İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç gibi yörelerde bulunan Müslüman Türkleri kapsamayacaktır. Bunlar oldukları yerlerde yaşamaya devam edeceklerdir.
Konu; 24 - Temmuz - 1923’te imzalanan ‘Lozan Antlaşması’ sırasında da ele alınmıştır.
Yunanistan’ın kuzeyi, kuzeydoğusu, Selanik çevresi (Langaza, Drama, Kavala, Serez) ve Girit ile Rodos adalarında yaşayan Müslüman Türkler mübadele kapsamı içinde değerlendirilmişlerdir.
Göçmenler Selanik’ten vapurlarla, trenle ve karayolu ile Anadolu’ya gönderilmişlerdir. Vapurlarla gelenler İstanbul, İzmir, Samsun ve Mersin limanlarına çıkmışlar, oralardan da Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağıtılmışlardır. Daha çok da Rumların boşalttığı köylere ve kasabalara iskan edilmişlerdir. Buralar Adana, Kapadokya Yöresi, Kayseri, Tokat, Samsun, İzmir, Kıyı Ege kasabaları, Trakya’nın güneyi, Bilecik (Lefke/Osmaneli) Bursa (Gemlik, Mudanya) gibi yerlerdir.
            Bursa’da Osmangazi ilçesine bağlı Demirtaş ve Görükle kasabaları ile Gündoğdu (Filedar) köyü ve Nilüfer ilçesine bağlı Misi, Gölyazı, İrfaniye, Başköy ve Özlüce köylerinde yaşayan Rumlar ‘mübadele’ kararından sonra Yunanistan’a giderlerken, yerlerine Yunanistan’dan Müslüman Türk göçmenler gelip yerleşmiştir.
Mudanya ilçe merkezinin bir mahallesi, Zeytinbağı Beldesi (Tirilye), Kumyaka (Siği) Aydınpınar (Misebolu), Dereköy ve Yalıçiftlik köyleri halkları da mübadele göçmenidirler.
Gemlik merkezindeki bazı aileler ve yakınlarındaki Kurşunlu köyünde yaşayanlar da mübadele ile gelmişlerdir.
Yalova’nın Armutlu ilçesine de mübadele göçmenleri yerleşmiştir.
Anadolu’dan Yunanistan’a gidenler de genellikle Türklerin boşalttığı köyleri mesken tutmuşlardır. Mudanya’dan göç edenler; Selanik yakınlarında aynı adla (Montania)  kurdukları bir köye, keza Tirilye’den gidenler de yine aynı adı verdikleri (Tirilya) Selanik civarındaki köylere yerleşmişlerdir.
Mübadele sırasında bazı hatalar da yapılmıştır. Örneğin: Konya ve Karaman civarından Yunanistan’a göç eden Ortodoks Hıristiyanlar Rumca bilmiyorlardı. Bunlar yüzyıllar önce Anadolu’ya yerleşmiş Türk asıllı Hıristiyanlardı. Türkçeyi Yunan abecesi ile okuyup yazıyorlardı. Ne yazık ki sırf Hıristiyan oldukları için Yunanistan’a sürülmüşlerdir. Kayseri’den ve Tokat’tan da benzer şekilde zorunlu göçler olmuştur. İnsanların kökeni araştırılmamış, sadece Müslüman veya Hıristiyan oluşuna göre değerlendirme yapılarak göçe zorlanmıştır. O yıllarda ataları Tokat’tan Kuzey Yunanistan’a gönderilen bir Hıristiyan Türk ailenin kızı, beş altı yıl kadar önce bir televizyon kanalına verdiği mülakatta: “Biz Türk’üz. Kızlarıma da Türkçe öğretiyorum” demiştir.
Mübadeleye tabi tutulan insanlar göçten önce, bulundukları yerlerdeki yerli halk tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak görülüyorlar ve hakarete uğruyorlardı. Göçten sonra ise, gittikleri yerlerde benzer şeyler yaşadılar. Hatta başka gözle bakılmasın diye çoğu kimse göçmen olduğunu bile saklamıştır. Değişen fazla bir şey olmadı. Ne Yani’ye yarandılar ne de Kani’ye.
Mübadele göçü sırasında yollara düşen insanlar çok zahmet çekmişlerdir. Hastalıklardan, açlıktan hayatını kaybedenler olmuştur. Gittikleri yerlerde rahat, huzur bulamamışlardır. Adeta bir insanlık dramı yaşanmıştır.
            Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 850 bin Anadolulu Rum Yunanistan’a iltica etmiştir. Bu Ortodoks Rumlar oraya gidince birer ikişer aile halinde Türklerin evlerine yerleştirilmişlerdir. 190 bin kişi de mübadele anlaşmasından sonra göç etmiştir. Yukarıda da değindiğimiz üzere, benzer şekilde Trakya’da yaşayan Gagavuz Türkleri ile bazı Müslüman Arnavutlar da mübadele kapsamında Yunanistan’a gönderilmişlerdir.
            1912’ deki Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan Anadolu’ya sığınan Müslüman Türklerin sayısı 200 bin dolayındadır. Sonradan mübadele ile göç ettirilenler ise 490 bin kişi kadardır. Gelenlerin birçoğu Marmara ve Ege bölgelerine yerleşmişlerdir. Bu insanlarda Türklük, bayrak ve Atatürk sevgisi çok fazladır.
Yazımızın başlarında belirttik ama mübadele ile göç edenlerin daha çok vapurla taşındıklarını bir kez daha vurgulayalım. Gülcemal, Akdeniz ve Giresun adlı vapurlarla binlerce göçmen Anadolu limanlarına getirilmişlerdir. Büyük ve küçükbaş hayvanlarını dahi getirenler olmuştur. Bu göçler sırasında yakın akrabaların aynı yere yerleştirilmesine yeterince özen gösterilmediği için pek çok parçalanmış aile oluşmuştur.
Anadolu’dan Yunanistan’a göç edenler, oralardaki yerli halkla anlaşamamışlardır. Yerli halk onlara: “Barbarlar. Türk d…… Siz bu toprağın insanı değilsiniz. Niye geldiniz?” Gibi sözlerle hakaretlerde bulunmuşlardır.
Aynı şekilde Yunanistan’dan buraya gelenlere de; bazı kendini bilmezler tarafından: “Gavur göçmenler. Gavurdan dönmeler.. Yunan t….. Gibi hakaretlerde bulunulmuştur. Bu insanlara bir başka gözle bakılmıştır. Bugün bile eski yerli halkla, mübadele ile gelenler arasında tam bir uyum ve kaynaşma olduğu söylenemez.
Keşke her iki halk da zorunlu göçle yerinden yurdundan edilmeselerdi. Sadece isteyenler göçe tabi tutulsaydı. Bu göçe; ‘Kurtuluş Savaşı’ sırasında Rumların Türklere saldırması sonucu yaşanan tatsız olayların da etkisi olmuştur. Ancak o olayların büyük ölçüde politikacıların ve askerlerin kışkırtması ile patlak verdiğini de unutmamak lazım. Bugün için Anadolu’da Hıristiyan Türklerin veya Rumların bulunması bizim zenginliğimiz olurdu. Zaten yemeklerimiz, müziğimiz, birtakım adet ve geleneklerimiz birbirine çok benziyor. Ufak tefek anlaşmazlıklar dışında az çok birbirimizle kaynaşmış bir toplumduk. Zamanla bazı pürüzler ortadan kaldırılabilirdi. Sanki gittikleri yerlerde çok mu iyi yaşadılar? O da ayrı bir konu. Ne yazık ki, bir ulusun kültür zenginliği yok edildi. Ziraatı iyi bilenler ve birtakım yetenekli Rum zanaatkarlar Yunanistan’a gidince, Anadolu’da nitelikli insan gücü azalmıştır. Yunanistan’dan gelen tütün tarımını bilen çiftçiler de, Bursa ve Samsun gibi yerlerde tütüncülüğün gelişmesini sağlamışlardır. Ne buradan giden Rumlar tam Yunan oldular, ne de oradan gelen Türkler tam Anadolulu oldular. Muhacir/göçmen damgasını üstlerinden atamadılar. İki taraf da bu göçten pek memnun kalmamışlardır. İçlerinde; geride bıraktıkları topraklarının, evlerinin, komşularının özlemini duymuşlardır hep.
            ‘Türkiye Lozan Mübadilleri Derneği’nin kuruluş çalışmaları 2000 yılında başlamış ve 2001 yılında tamamlanmıştır.
            Dernek; mübadil göçmenleri ile ilgili çalışmalar yapmaktadır. Anadolu’ya olan göç öykülerini derlemekte, kültürünü ve folklorunu araştırmaktadır. Bugün yaşadıkları yerleri araştırıp bularak bunların birbirleriyle haberleşmelerini ve kaynaşmalarını sağlamaya çalışmaktadır.
Hüseyin GENÇ / Eğitimci-Yazar