Uludağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uludağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

ÇAĞLAR BOYUNCA MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ BURSA


Yrd. Doç. Dr. Doğan YAVAŞ
Bursa’nın fethini göremeyeceğini hisseden Osman Gazi’nin vasiyetini, daha sonra oğlu Orhan Gazi’nin de fetih ile başkent olan küçücük bir kasabayı koca bir şehre dönüştürmesini, her biri sanat abidesi olan eski eserlerin, tarihçeleri ile beraber şehrimize yaptığı katkıları göreceğiz. Yeni araştırmaların ışığında güncellenmiş yazılarımızın sizlere faydalı olması dileğiyle.
Uludağ’ın eteklerinde kurulu, verimli toprak ve ormanları, sahilleri, gölleri ve akarsuları ile eşsiz doğal güzelliklere sahip olan Bursa şehrinin bu zenginliğinin, geçmişte ne gibi gelişmelere yol açtığı, özellikle son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarla aydınlığa kavuşmuştur. Mustafakemalpaşa’nın Paşalar köyünde, Berna Alpagut başkanlığında yapılan kazılarla ortaya çıkan, günümüzden 15.000.000 yıl öncesine yani paleoantropolojik döneme ait buluntular içinde, bugün ekvator bölgesinde yaşayan hayvanların kemikleri de yer almaktadır. Eski bir akarsuyun deltası olduğu anlaşılan Paşalar’da ele geçen fosiller küçük kemirgenler, fil, gergedan, zürafa, domuz ve kuyruksuz büyük maymunlar ile diğer etçil ya da otçul hayvanlara aittir. İnegöl ilçesi Çitli köyü yakınındaki mamut fosillerinin bulunduğu fosil yatağı da aynı döneme aittir.

Bursa yöresinde daha sonra Paleolitik Çağ söz konusudur. Alt, Orta ve Üst Paleolitik olarak adlandırılan ve milattan önce 2.800.000 den, milattan önce 10.000 yılına kadar gelen bu döneme Eski Taş Devri de denilir ve Yontma Taş, Cilalı Taş gibi dönemlere ayrılır. Bu çağdaki insan toplulukları geçimlerini, avlanarak ve yenilebilir bitki ya da tohumları toplayarak sağlamakta ve mağaralarda yaşamaktaydı.
Bu insanlar, beslenmeleri için gerekli yiyecekleri kendileri üretememekle beraber, hayatlarını devam ettirebilmek için, volkanik taşları veyahut çakmaktaşını yontarak av aletleri yapıyorlardı. Mağara duvarlarında görülen resimler, daha o devirde insan düşüncesinin gelişmiş olduğunu kanıtlamaktadır.

Paleolitik Çağ’ın en erken devirlerinden itibaren dünyanın ikliminde çok büyük değişiklikler oldu. Anadolu’nun büyük bölümü bozkır görünümünde iken Karadeniz kıyıları ormanlık bölgeydi. İklimin ısınmasından önce Anadolu’da bugüne kadar gelebilmiş göllerin yüz ölçümleri çok daha geniş alanları kaplıyordu. Bölgemizde yer alan İznik Gölü’nün bugünkü seviyesinden 80-145 m. Daha yüksek olduğunu gösteren katmanlar saptanmıştır.
Orhaneli ilçesi sınırları içinde yer alan Şahinkaya Mağarası’nda, Uludağ Üniversitesi’nden Mustafa Şahin başkanlığında bir ekip tarafından yapılan araştırmalarda Paleolitik Çağ denilen Eski Taş Çağı’na ait bulgulara rastlanmıştır. Çakmak taşından yontularak elde edilen el aletleri Kocaeli-Kandıra ve Küçükçekmece-Yarımburgaz mağaralarında elde edilen buluntularla aynıdır. Milattan önce 50.000 yılına tarihlenebilirler. Yine kazılar neticesinde bölgemizde binlerce yıldır da iskân olduğu, kent tarihinin zamanımızdan yaklaşık 8.000 yıl geriye uzandığı anlaşılmıştır.

İnsanlık tarihindeki en köklü değişim, insanların göçebe yaşantılarını terk edip tarım hayatına geçmeleri ile meydana gelmiştir. Çeşitli türde yabani tohumların ekilmesi ile başlayan tarımsal faaliyetlere paralel olarak bazı hayvanların da evcilleştirilmesi ve bunların üreyerek ekonomik varlık haline gelmesi sonucunda insanlar sahip oldukları bu zenginliklere bağlanmak zorunda kalmışlar ve göçebe yaşam tarzını terk ederek yerleşik düzene geçmeye başlamışlardır. Şüphesiz bu yeni durum, yeni bir çağın başlangıcıdır ve Yeni Taş Devri demek olan Neolitik Çağ, bir devrim niteliği taşır.
İnsan topluluklarının tarımsal üretime geçtiği bu dönemle birlikte birçok gelişme de olmuştur. Beslenmek için artık av sürülerinin peşinden gitmeye ya da tüketilen hububatın yerine yenilerini aramaya gerek kalmamış, aksine ekilip biçilen bağlarının ve üreyip çoğalan hayvanlarının bakımı için sabit yerlerde hayat sürme kolaylığı doğmuş ve bunun da sonucunda köyler oluşmaya başlamıştır.

Kuzey Batı Anadolu’da yani bugünkü Marmara Bölgesi’nde ilk köyler milattan önce 6000 yıllarında kurulmaya başlandı. Bu yerleşim yerleri zamanla toprakla örtülüp üzerinde yeniden yerleşim oluşmuş ve bu şekilde üst üste gelmiş çok evreli yerleşim yerleri tepe biçimini almış ve böyle tepelere “Höyük” denilmiştir. Kadıköy Fikirtepe höyüğü, Marmara Bölgesi’nin çanak çömlek üretimi yapılan ilk Neolitik yani Cilalı Taş Devri yerleşimidir. Daha sonra M.Ö. 6500-6400‘lere tarihlenen Yenişehir Menteşe höyüğü ile M.Ö. 5900’lere tarihlenen İznik Gölü kenarındaki Ilıpınar höyüğü gelir. Ilıpınar halkı, avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş döneminin temsilcileridirler.

Hollandalı arkeolog Jacob Roodenberg başkanlığında yapılan Ilıpınar kazılarında Neolitik döneme ait birçok insan iskeletleri, taş, toprak, bakır ve kemikten yapılmış ev eşyaları, tarım araç gereçleri ortaya çıkarılmıştır. On evre yerleşim katmanı gösteren Ilıpınar’da halkın, iki katlı ahşap evlerde oturdukları, köyün etrafını ahşap çitle çevirdikleri, ekinlerini biçip öğüttükleri, ikinci kez yaşanan bir yangından sonra da köyü terk ettikleri anlaşılmıştır.

MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ
 Marmara Bölgesi’nin, Prehistorik Çağ olarak adlandırılan tarih öncesi geçmişiyle ilgili araştırmaların en önemlilerinden biri de Nilüfer ilçesi Akçalar beldesi dahilindeki Aktopraklık höyüğünde yapılmıştır. Ilıpınar kazılarında, insanlığın yerleşik hayata geçerek toprağı ekip biçmeye başladığı dönem olan Neolitik çağdan kalma bulgulara rastlanmış, bunun sonucunda da Orta Avrupa ve Balkan kültürünü oluşturan toplulukların tarım düzenine geçmelerinde bu bölgenin etkili olduğu sonucuna varıldığı ortaya konmuştu. Yakın bir zamanda İstanbul Üniversitesi’nden Necmi Karul başkanlığında kazı çalışmalarına başlanan Aktopraklık höyükte ulaşılan veriler ile 2005 yılında tespit edilen aynı höyüğün nekropolünde yani mezarlık bölgesinde ele geçen Geç Neolitik ve Erken Kalkolitik (M.Ö. 6000 - 5500) çağa ait arkeolojik bulgular Ilıpınar’da varılan sonuçları destekler mahiyettedir.

Anadolu’nun ne kadar önemli bir yarımada olduğu, “Medeniyetlerin beşiği” olarak tanımlanmayı ne denli hak ettiği, burada yeniden açığı çıkmaktadır. Asya ve Akdeniz medeniyetleri de bu açıdan önemlidir, zira bu dönem, dünyanın her ülkesinde aynı anda yaşanmış bir dönem değildi.. Örneğin, İngiltere’nin Neolitik Dönemi, M.Ö. 200’de, Roma dünyasıyla başlar, yani bizden binlerce yıl sonra.
Tabii ki, bölgenin tarihi bu iki höyükle sınırlı değildir ve yörede tespiti yapılmış 30’dan fazla höyük daha varsa da ancak birkaç tanesinde araştırma ve kazı yapılabilmiştir. Tüm Anadolu’da ise 20.000 kadar höyük bulunduğu tahmin olunmaktadır.

İznik-Çakırca köyünün 2 km. doğusunda bulunan Çakırca höyüğü, 200 metre çevresi ve 8 metre yüksekliği ile bu bölgedeki en büyük höyükler arasında sayılır. Etrafındaki arazilerin verimli ve sulak olmasından dolayı uzun yıllar yerleşim yeri olarak kullanılan höyüğün üzerinde ve çevresinde, günümüzde de bağların, ağaçların ve tarlaların yer alması üst kültür dokusunun bozulmasına sebep olmuştur. Yapılan yüzey araştırmalarında M.Ö. 2300 yıllarına tarihlenebilecek keramik buluntularına rastlanmıştır. Bundan başka M.Ö. 1900-1700 yılları arasındaki Orta Bronz Çağı’na ve M.Ö. 1300 Geç Bronz Çağı’na ait çanak çömlek buluntuları da, tarih öncesi denilen Prehistorik çağlarda, İznik ve çevresinde yaşayan insanların kültüründe keramik olduğunu ortaya koymaktadır.
Bunlardan başka, yine İznik’te Karadin höyüğü, Demirci höyüğü, Çiçekli-Üyücek höyüğünde de bol miktarda keramik kapların bulunmuş olması, İznik’in Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden önce de keramik ve çini merkezi olduğunu göstermektedir ki, ileriki haftalarda İznik’te Osmanlı sanatından bahsederken, İznik’te çini ve keramik sanatına da değinilecektir.

Gerek kazı çalışmaları yapılan höyüklerde gerekse tespiti yapılmış diğer höyüklerde yapılan yüzey araştırmalarında, bölgedeki yaşamın Neolitik çağdan tunç çağının sonlarına kadar (M.Ö 1200) kesintisiz olarak devam ettiği anlaşılmaktadır.
“Höyük” dediğimiz üst üste yerleşimlerin oluşturduğu bu tepeciklerin dışında bir de “Tümülüs” denilen tepeciklerinden kısaca bahsetmek gerekirse; İznik’in doğuya açılan Lefke/Osmaneli Kapısı’ndan çıkıldığında, M.Ö. 149’da öldürülen Bithynia kralı II. Prussias’a ait olduğu düşünülen ve halk arasında Berberkaya olarak bilinen bir mezar odası vardır. 18. yüzyıla kadar sağlam bir şekilde gelmiş olan mezar odası, defineciler tarafından dinamitlenerek 17 parça halinde, bulunduğu Elmalı dağının yamacına dağılmıştır. Bu bölgenin Bithynia, Roma ve Bizans döneminde nekropol yani mezarlık alanı olarak kullanıldığını biliyoruz, bir diğer tümülüs ise yine İznik – Elbeyli’de yer alan Dörttepeler tümülüsüdür. Günümüzde de Elbeyli Mezarlığı olarak kullanılan bu tepelerde karayollarının çalışmaları esnasında 2 adet mezar odasının girişi ortaya çıkmış ve bölge koruma altına alınmıştır.

ÇAĞLAR BOYU BURSA
 Bakır ile kalay alaşımı olan tuncun bulunuşuyla Anadolu’da M.Ö. 3000-1200 yılları arasında Tunç Çağı yaşanır. Bu çağ, kazılarda bulunan çanak çömleğin yapısına, üretim ve mimaride kullanılan tekniğin düzeyine göre de Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı olmak üzere üçe evreye ayrılır. Önceki çağlarda insanoğlu tarım, hayvancılık, dokumacılık ve çömlekçilik gibi buluşlar yapmıştı. Yeni bir dönem olan Tunç Çağı’nda ise, daha ince ve detaylı maden işçiliğine olanak sağlayan tuncun icadı ile bu teknoloji gelişmiştir. Bunun sonucunda çeşitli tasarımlarda süs ve takı eşyaları, eskisinden daha güçlü hale getirilmiş kılıç, kalkan, mızrak ve zırh gibi savaş aletleri yapılmaya başlanmıştır.

Erken Tunç Çağı dediğimiz M.Ö 3000-2000 tarihleri arasında daha çok tarıma dayalı köy kültürü sürdürülmekteydi, Mezopotamya ve Mısır’da yazının kullanılmaya başlamasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştı. Bu dönemde Balkanlar üzerinden gelerek Anadolu’ya geçen Hint-Avrupa kökenli Luviler önemlidir.
M.Ö. 2000-1500 Orta Tunç Çağı’dır, bugünkü Yunanistan’da ilk Grek kültürünün oluşturan ve genellikle Mikenler olarak adlandırılan kavmin M.Ö. 1600-1500 yıllarında, Doğu Akdeniz ve Anadolu’da ticaret kolonileri kurmalarıyla başlamaktadır. Homeros’un Akalar diye adlandırdığı bu ilk Helen kavmi bu tarihlerde Bugünkü adı Balat olan Miletos’a yerleşmişlerdir. Bu evrede Anadolu’da farklı diller konuşan halklar yaşamaktaydı. Aslında farklı kavimlerin daha önce de varlığı düşünülebilir fakat etnik kökenlerin anlaşılması ancak yazının kullanılmaya başlanması ile mümkün olabilmiştir. Yazılı belgelerden anlaşıldığına göre bu dönemde, Hint-Avrupa grubuna ait diller konuşan halklar Orta ve Batı Anadolu’da, Asya kökenli bir dil konuşan Hurriler Doğu Anadolu’da, Sami kökenli halklar ise güneydeki sıcak bölgelerde yaşamaktaydı.
Bu tarihten M.Ö. 1200’lü yıllara kadar olan evre Geç Tunç Çağı’dır. Kuzeybatı Anadolu için çok önemli hatta destansı bir şehir olan Troia bu dönemdeki en meşhur yerleşimdir. Hiti ve Miken uygarlıkları ile çağdaş olan bu kentte yazı henüz bilinmemekle beraber yüksek kültür seviyesine ulaşılmıştı. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarında bahsedilen Priamos’un kenti buradaydı.
M.Ö 1200 dolayları Demir Çağı ve tarihe Deniz Kavimleri Göçü olarak geçen dönemin başlangıcıdır. Bu dönemde Anadolu, Yunanistan, Mısır ve Suriye, karadan ve denizden gelen şiddetli göç dalgalarına sahne olmuş özellikle Anadolu ile Balkanlar, Ege ve Akdeniz üzerinden gelen istilacı kavimlerin saldırılarına maruz kalmıştır. Bu saldırılar sonucu Mısır, Hitit ve Troia krallıkları yıkılmış ve Batı Anadolu’da M.Ö. 1200 – 800 yılları arasında yaklaşık 400 yıllık bir “Karanlık çağ” yaşanmaya başlamıştır.

Bu göçler esnasında Bithynia bölgesinde Bebrig kavmi hakim olmuştur. Bir Helen destanında bunların Marmara denizinin güney sahillerinde yaşadıkları anlatılmaktadır. Bebrigler’in yaşadığı Karadeniz kıyısı, İstanbul boğazı ve Marmara denizi arasında kalan bu verimli topraklara daha sonra Yunanlılar ve Romalılar tarafından Bithynia adı verilecektir. M.S. I. yüzyılda yaşamış olan Romalı yazar Yaşlı Plinius ve onun çağdaşı Amasyalı Strabon ise bölgenin bu adı Trakyalı kavimlerin akınından sonra Bithynler ile Thynler’in adından alındığını söylerler.

Bursa ve çevresi bu krallıkların yıkılmasından en fazla etkilenen yörelerden biridir. Balkanlara yakın olan bu bölge, Anadolu’ya giren toplulukların ilk uğrak yeri olmuş ve M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren istilalara uğramıştır. Bu topluluklar arasındaki Bithyn ve Tynin gibi akraba olanlar bir araya gelerek, güneyde Mustafakemalpaşa, kuzeyde ise Marmara ve Karadeniz sahillerine kadar olan bölgede Bithynia Krallığı’nı kurmuşlardır. Bölge, daha sonra Perslerin hakimiyetine girerek 200 yıl kadar onların denetiminde kalmış ve daha sonra da Büyük İskender (III. Aleksandr) devrini yaşamış, onun ölümünden sonra da M.Ö. 330-30 arasında Helenistik dönem dediğimiz devirde, I. Nikomedes tarafından Bithynia krallığına bağlanmıştır.

Bugünkü Bursa şehrinin temelini oluşturan Antik Prusa kenti Bithynia kralı I. Prussias M.Ö.228-185) zamanında kurularak adını da kraldan almıştır. Bursa, ilçeleri İznik (Nikaia), Mudanya (Apameia), Gemlik (Kios), Uluabad, Gölyazı (Apollonia Ad Ryndacum) Orhaneli (Hadrianoi Ad Olympum) ve Mustafakemalpaşa (Miletopolis) ile birlikte, M.Ö. 74 yılında da IV. Nikomedes tarafından Roma Devletine bağlanmıştır.

Roma çağında da önemini koruyan kent Erken Bizans için çok önemli bölge olmuştur. Uludağ’da 4. yüzyıldan 8. yüz yıla kadar 50’ye yakın manastır inşa edildiğini bu yüzden Oros ton Kalegeron (Keşişdağı) denildiğini ve bu ismin 1922 yılına kadar kullanıldığını bu tarihte de Askeri Coğrafya Encümeni Azası Dr. Osman Şevki’nin girişimiyle Uludağ olarak yenilendiğini biliyoruz. Fakat bu manastırların 8. yüzyılda aniden terk edildiği anlaşılmıştır.

KURULUŞ VE GELİŞME
M.Ö. 1000 yıllarında Anadolu’nun batısı, Balkan kökenli köylü ve göçebe Yunanlılar tarafından adeta istilâ edilmiş ve bu durum, Anadolu’nun etnik yapısını büyük ölçüde değiştirmişti.
Trakya, Bithynia ve Anadolu’da görülen birçok kavmin ana yurdudur ve adını Hind-Avrupa kökenli Traklar’dan almıştır. Anadolu’ya M.Ö. 1200 yıllarında girmeye başlayan ve her biri ayrı bir bey kumandasındaki çeşitli boylardan oluşan Traklar’ın en bilinen ve adı geçenleri Frigler ve Mysler’dir. Amasyalı meşhur coğrafyacı Strabon, sayıları 22’yi bulan bu boylardan ikisinin Bithynler ile onlara akraba olan Thynler olduğundan bahseder ki, bu iki kabile Bursa’nın da içinde bir şehir olarak bulunduğu Bithynia eyaletinin kurucularıdır. Bithynia’nın Mysialılar tarafından da iskân edildiğini ve bu kavmin Frigyalılar ile birlikte İznik gölü etrafında yerleştiklerini de öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon ise Mysialılar’ın önce Uludağ yöresinde yaşadıklarını, Friglerin gelişiyle buradan göç ettiklerini söylerler.
Bthynia Krallığı’nın sınırlarını çizmek istersek, “Yaklaşık olarak bugünkü Kocaeli, Sakarya, Bolu, Bilecik, Bursa ve Yalova illeri, İstanbul’un Kocaeli tarafı ile Zonguldak ilinin batı yarısını kapsayan bölgedir” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bithynia, doğuda Paflagonya, batıda Mysia, güneyde ise Galatia ve Frigya ile komşudur. Anadolu’daki nüfus bölgeleri sürekli değişime uğramalarına rağmen bazı etnografik geleneklerin toplumlar arasında devam etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, M.Ö. 4. yüz yılda yaşamış Yunanlı yazar ve asker Ksenophon, hatıralarından oluşan Anabasis adlı eserinde, Mysialı (Günümüzde Balıkesir ilinin tümü, Manisa ve İzmir illerinin kuzey bölümleri, Kütahya ilinin batısını kapsayan bölge.).bir kişinin ellerinde iki kalkan ile ortaya çıkıp, biriyle savaşıyormuş gibi bazen kalkanları birbirine vurarak bazen de diz çökerek folklorik bir gösteri yaptığını anlatması, hemen aklımıza Bursa Kılıç Kalkan Ekibi’ni getirmektedir. Bundan başka, Akdeniz Bölgesi’nin antik çağ şehirlerinden olan Aspendos ve Selge’de, M.Ö. 5-4. yüz yıllarda basılan bazı paraların üzerinde yer alan yağlı güreş yapan pehlivan tasvirleri de, Anadolu’da hala yaşayan ve ata sporumuz olan yağlı güreşin kaynağı hakkında bilgiler sunmaktadır.

Tarihin kaydettiği ünlü şahsiyetlerden olan Makedonya Kralı Büyük İskender de, M.Ö. 4. yüz yıl ortalarında, beraberindeki dört bin kişi ile Çanakkale Boğazı’ndan Anadolu’ya girmiş ve konakladığı her menzilde halk tarafından karşılanmıştı. İskender’in boğazı geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen Uygarlığı ve bütün dünya için önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hellenistik Çağ olarak bilinen ve M.Ö. 333-30 tarihlerini kapsayan bu dönemde Hellen Uygarlığı, Asya ve Afrika’ya değin yayılmış, M.Ö. 650-545 arasında yaşanan Altın Çağ kadar olmamakla birlikte, insanlığa ikinci bir parlak dönem yaşatmıştır. Hellenistik Uygarlık, daha önceleri sağlam Hellen kültür temeline sahip olan Anadolu’da gelişip büyümüş, kalıntıları bugün dahi dünyayı ,derin bir şekilde etkileyen ileri bir uygarlığın yayılmasına sebep olmuştur. Hellen Uygarlığı’nın gerçek temsilcileri ve koruyucuları Bergama krallarıysa, önderleri de Bithynia krallarıdır.
İskender’in kültür politikası, Doğu Dünyası’nın düşüncesine saygı göstermiş ve böylece Doğu ve Batı arasında birleşme eğilimi oluşmuştur. Doğu’nun, Hellenizm ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu olan bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender, İran’da bir Persli gibi giyinmiş, karşısındakilerin kendi önünde yere kapanıp saygısını belirtmesine izin vermiş ve Mısır’da kendisine Tanrı Ammon’un oğlu olarak tapınılmıştır. İki ayrı düşüncenin bağdaşması sonucunda, Doğulu dinlerin baskın çıkarak Hıristiyanlık yolu ile Avrupa’ya yayılmasına sebep olmuştur.

Etrafa hiç zarar vermeden Uludağ’ın güneyinden geçip giderken de Bithynia’daki sömürgeci Yunan kentlerinin etkisini ortadan kaldırarak Bithynialılar’ın bağımsızlık savaşını kazanmasında etkili rol oynamıştır. Bithiynia Krallığı’nın temelleri yine bu süreçte, M.Ö. 328’de Zipoetes ile atıldı. Büyük İskender M.Ö. 323 yılında Babil’de ölünce onun generallerinden Seleukos’un kurduğu krallık, Anadolu’ya hakim olmak istemiş ve oğlu Antiokhos’un ordusu Bithiynia’dan geçerken Biyhiynia kralı Zipoetes tarafından tamamen yok edildi. Bazı kaynaklar, çok başarılı bir asker olup birçok savaşlar kazandıktan sonra M.Ö. 279 yılında ölen Zipoetes’in, aynı zamanda Bursa’nın da kurucusu olduğunu fakat kentin asıl gelişimi I. Prussias zamanına rastladığı için şehrin bu adla anıldığını ileri sürerler.

 ULUDAĞ’IN ETEĞİNDE
Bursa tarihi için önemli kişilerden biri de Kartacalı komutan Hannibal’dir. M.Ö. 247’de Kartaca’da doğmuş, iyi bir eğitim almış ve henüz çok genç iken de savaşlara katılmıştır. Roma yönetimi onu ortadan kaldırma kararı alınca Kartaca’yı terk ederek önce Suriye’ye Seleukoslar’a, M.Ö. 188’deki Dinar barışından sonra da Bithiynia’ya sığınmıştır. Antlaşma metninde yer alan, Hannibal’in on beş bin fili ile birlikte Romalılar’a teslim edilmesi maddesi, kendisinin filleri ile tanınmasına sebep olmuştur. Bu tarihten sonra Bithynia’nın o zamanki başkent Kocaeli’nin planlanmasına yardım etmesi şartıyla I. Prussias’ın yanına gelen Hannibal’in, I. Prussias ile birlikte Bursa kalesinin planlanmasında da bulunduğu düşünülmektedir. Bu fikirden yola çıkarak merhum Kazım Baykal, “Şehrin alt yapı tesisleri bugün ortaya çıkmaktadır. Pınarbaşı suyunu getirmişler, Kırkodalar Mahallesi’ndeki iki evde on üç basamakla inilen yer altı çeşmesi Anibal’in yapısıdır.” demektedir. Bursa’nın 2. yüzyıl başında epeyce gelişmiş bir kent olduğu bilindiğine göre, M.Ö. 188’den sonra Hannibal’in gelişinde şehrin etrafında sur inşaatının devam etmekte olduğu ve belli bir aşamadan sonra kendisinin müdahale ettiği fikri daha akla yatkındır. Belki de surlara yapılan ilavelerde ve plan değişikliği ile birlikte alt yapı çalışmalarında katkısı olduğu söylenebilir.

Bölgenin güneybatı kesimindeki en ünlü kenti Bursa, Olympos/ Uludağ’ın eteğinde oluşu ve bu civardaki aynı adla bilinen diğer yerleşim birimlerinden ayrılabilmesi için Prusa ad Olympum olarak anılıyordu. Kendi yönetimine ait ilk sikkelerini M.Ö. 1. yüz yılda basmaya başlayan Bursa, eski çağlarda da sıcak su kaynakları ve kaplıcaları ile ünlüydü.

Bithynia, Roma’ya bağlandıktan sonra Prokonsüller hükümeti zamanında düşmüş ve imparatorluğun genel yönetimine girmiştir. Roma’nın bir ili ilan olunan Bithynia, tam yetkili vali demek olan prokonsüller tarafından yönetiliyordu. Birkaç imparatorun ziyaret ettiği Bithynia, imparatorluğa geçmek isteyenlerin hak iddia ederek yaptıkları savaşlara sahne olmuştur.

Roma İmparatoru Traianus’un M.S. 111 yılında Bithynia’ya vali atadığı ve aynı zamanda yargıç olan Genç Plinius’un, imparatora yazdığı mektuplardan, yaptığı imar faaliyetleri hakkında bazı bilgiler ediniyoruz. Bu mektuplarda daha çok Bithynia’nın Nikomedia/Kocaeli ve Nikaea/İznik şehirlerindeki bayındırlık hizmetleri anlatılmaktaysa da, Vali Plinius’un, Prussia/Bursa ile ilgili şu satırları gayet önemlidir; “Bursalılar’ın eski bir hamamı vardır, o da kötü bir durumdadır. İzniniz olursa bu hamamı yeniden yapmak istiyorlar, inceledikten sonra zannederim yenisini yapmak gerekecektir. Hamamın inşası için gerekli para ise şu kaynaklardan sağlanacak. Kişilere yüklenen özel vergi, hamamın zeytinyağı harcamalarında kullanılması gelenek haline gelmiş olan parasının bu kez inşaat için harcanması. Bu hamamın inşası, kentin güzelleşmesi ve saltanatın ihtişamı anlamına gelir.” İmparator Traianus, halkın üzerine yeni bir vergi yükü getirmemek kaydıyla hamamın bina edilmesi teklifini kabul etmiştir.

Vali Plinius’un bir diğer mektubunda ise, yeniden yapılacak hamamın yeri için, günümüzde Saltanatkapı girişinde bulunan Lala Şahinpaşa Medresesi’nin yerini göstermekte ve “Ben hamamın aynı yere yapılmasını ve çevresine açık kuşaklarla, kemerli ve direkler üzerine yapı yapılmasını yahut yalnız oturacak yerler yapılmasını öneriyorum Bu bina, tüm güzelliklriyle şahsınıza layık bir eser olacaktır.” Buna cevaben İmparator Traianus, o arazinin bir vakfa ait olmaması halinde binaya izin vereceğini belirtmektedir. Bahsedilen yerde bugün medresenin bulunması, eğer sonraki devirlerde yıktırılıp ortadan kaldırılmadıysa, bu hamamın buraya yapılmamış olduğunu düşündürmektedir. Bu mektuplarda, özgün yapılarla süslenmiş bir kent tasvirinin yapıldığı Bursa’da bir hamam, bir şehir meydanı ve ortasında kütüphanesi ile büyük bir köşkün varlığı anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, Traianus’un heykelinin olduğu da düşünülmekteyse de elimizde sağlam bir bilgi yoktur. Hisariçi’nde yapılan kazılarda bazı heykel kaideleri ve büstler ortaya çıkarılmış fakat bunların kimlere ait olduğu henüz tespit edilememiştir.

Bu arada, bir de Bursa doğumlu olup da Bursa’yı kendi parası ile güzelleştirmek için planlar yapan Dionysos Chrysostomos adlı, zengin ve iyi bir hatip olduğu için “Altın ağız” lakabıyla tanınan bir kişinin çalışmaları varsa da Vali Plinius buna engel olmuştur.

Bursa’nın sıcak su kaynakları ve kaplıcalarından bahsedilmemesi, Romalılar’ın bunlardan haberdar olmadığını göstermektedir. Romalıların farkına varmadıkları kaplıcalar, Bizanslı yöneticilerin dikkatini çekmiş ve bu kaynakların yakınında Pythia yerleşmesi kurulmuştur ki, günümüzde Çekirge semti olduğu kabul edilebilir.


ULUDAĞ'IN ARKA YÜZÜNE YOLCULUK...


Sıcak geçen yazın ardından, eylül ayının o yüzümüzü okşayan nemli ılık rüzgarının keyfini çok da fazla çıkaramadan kendimizi uçuşan yapraklar ve yağmur taneleri arasında buluverdik. Paltolarının yakasını kaldırmış adamlar hızlı adımlarla sokaklarda koştururken, Bursa’nın meşhur lodosuna boyun eğmek istemeyen şemsiyeler bir öyle bir böyle dönüp duruyor köşe başlarında sahiplerinin elinde.

Yılın en kısa günleri, geceler uzun mu uzun. Belki köşedeki kahvehanede, belki eski Bursa çarşısında bir handa ya da sıcak evlerde dost sohbetleri, sıcak bir fincan kahve etrafında paylaşılacak hikayeler için en güzel günler. Birazda içimize kapandığımız belki de sadece etrafı gözlemlemek istediğimiz günlerden. Öyle ya hava karanlık, dünya gri, özlemişiz gökyüzünün mavisini, güneşin altın sarısını. Yazın güneşini ararken tenimiz, sıcak yaz meltemlerini özlerken yüzümüz elime yavaşça dokunan hışırtılı şeyde neyin nesi? Adımlarımı yavaşlatıp omzumun üzerinden geriye bakıyorum. Bir yaprak bu, kimbilir hangi ulu çınarın yaprağı? Bana bir sonbahar hediyesi olduğu kesin. Asfaltın üzerinde rüzgarın bir o yana bir bu yana üflemeye çalıştığı kuru yaprağı eğilip alıyorum elime, usulca çantama koymaya çalışıyorum kırmadan, ezmeden. Başımı kaldırıyorum, hava kararsız, bulutlar hızlı. Uludağ‘ın zirvesine doğru koşuyorlar. Mevsimin ilk karı yüce dağın eteklerine serpilmiş, şehre uzanmak istiyor. Peki ya siz? Caddelerde yürürken önünüzde uçuşup giden yapraklara gözünüz ilişti mi hiç? Bursa’nın o meşhur ve her geçen gün sayısı azalan çınar ağaçlarının döktüğü yapraklara? Her yer onlarla dolu olur bazen, öyle ki; halı gibi kapladığı olur sokakları... Üzerlerine basan ayakların çıkardığı hışırdama sesleri eşliğinde gidip gelirsiniz iş yerlerinize, evlerinize... Farkında mısınız acaba geçip giden mevsimin sonbahar olduğunun?

Hayat koşturmacası içinde hemen yanı başınızdaki Uludağ’a baktınız mı hiç? O görkemli dağın, değiştirdiği örtüsüne, kış hazırlığına hiç gözünüz takılmadı mı? Her gün yürüdüğünüz Atatürk caddesinde, Setbaşı’nda ya da Çekirge’de... Başınızı kaldırıp da şöyle bir baktınız mı şehri kucaklayan o dağa? Ve hiç merak ettiniz mi o dağın arkasında neler var, kimler yaşar?  Yaşadığım şehri, civarını ve kültürünü bilmeliyim, bu güzel sonbahar gününü evde geçirmemeliyim diye kendi kendime söylenirken, adımlarımı biraz daha sıklaştırdım. Şehrin büyük çoğunluğunun sıcak yataklarında yorganlarını üzerine bir kez daha sıkı sıkı çektiği bir pazar sabahı rüzgarın savurttuğu yapraklar eşliğinde dağ köylerine gitmek için buluşma noktasına doğru yürüyordum.
Dağ köyleri yolculuğuna gidecek şanslı bir grup insandan biri olarak hemen araçtaki yerimi aldım. Dumanı tüten bir bardak sabah çayını içeceğimiz ilk mola yerimize doğru giderken kış hazırlığındaki dağların içinde kıvrılıp giden Keles yolunda hem büyüleniyor hem de arkadaşlarımızla çekemediğimiz kareler için hayıflanıyorduk. Kasım ayının sonlarına yaklaşmamıza rağmen yeni doğan güneş tüm sıcaklığını veriyordu doğaya ve yeni güne.

Çaybaşı köyüne yaklaştığımızda Uludağ, Bursa şehrine hiçbir zaman göstermediği o görkemli arka yüzünü bizden sakınmıyordu artık... Karlı zirvenin muhteşem görüntüsü bu noktadan itibaren gün boyu bizimle olacaktı. Keles girişindeki “Türkistan’dan gelen ses Keles’ e Hoşgeldiniz” yazısı, bizi Orta Asya’dan göç etmiş Türkmen ve Yörüklerin diyarında selamlıyordu. Türkolog Bayzamis Hayif’e göre; Keles, Güney Kazakistan’da bir nehir, ayrıca da Taşkent vilayetinin kazasıdır... Kaynaklara göre; Kayı boyuna mensup Oğuz Türkleri, Orta Asya’dan göç ederek, bu bölgelere yerleşir. 12 ve 13. Yüzyıllarda yaşamlarını yeniden kurdukları bu bölgeye Keles adını verirler. Amaçları da; eski yerleşim yerlerinin hatırasını yaşatmaktır. Yöredeki bazı köy ve mevki isimlerinin Türkistan’dakilerle karşılaştırıldığında aynı veya benzer olduğu da görülebilir.
Gün erken, belli ki; Keles kasabası da yeni uyanıyor. Kasabanın üzerine çökmüş sis tabakasına evlerin bacalarından çıkan dumanlar ressamın tablosuna attığı fırça darbeleri gibi renk katıyor. Güneşin ilk ışıkları Keles’i,  kasaba meydanında içtiğimiz sabah çayları da içimizi ısıtıyor... Sonrasında, bizi bekleyen Gelemiç köyüne doğru yola çıkıyoruz. Köy, gerek kurulu olduğu yamaç, gerekse korunarak günümüze kadar ulaşabilmiş evleri ve samanlıkları ile her birimize fotoğraf için uygun bir ortam sunuyor. Hiç beklemediğimiz bir anda yolumuza çıkan bir teyze ile soluğu ekmeklerin pişirildiği fırında alıyoruz. Fırından yeni çıkan ekmekleri ikramda gecikmeyen köy sakinleri, bunu devamında da bizi köyde gerçekleşecek olan düğüne davet ediyorlar. Bir anda minibüsümüzün çevresini saran köylülerin, düğün yemeğine ve eğlenceye davet eden ısrarlarına teşekkürle yanıt veriyoruz; yolumuz uzun...
Enfes manzaralar ve vadiler arasında tepeleri tırmanmaya devam ediyoruz. Uludağ’ın arka yüzündeki yolculuğumuzda durak bu kez Sorkun köyü. Sorkun köyündeki rehberimiz; köyün ve Keles yöresinin meşhur tongurdaklı kaşıklarını yapan İbrahim amcanın oğlu Halit. Köydeki çocuklar bizleri, hiç yalnız bırakmıyorlar. Bu arada bizlere poz vermekten öyle keyif alıyorlar ki, o küçük yüzlerin fotoğraf karelerine nasıl yansıdığını merak edip yanımıza koşuyorlar ve soruyorlar “Nasıl çıktık? Nasıl oldu?” diye.  Hayrettin Bey’in evinde, Ayşe Hanım ve arkadaşları yöreye has dokuma ve dizgeleri yapmaya çalışıyorlar. Ayşe hanımdan kadınların bele taktığı boncuklu, püsküllü dizgenin dokunuş öyküsünü izliyoruz. Bir köşede yalnız başına duran “çufalık tezgah”, belli ki sessiz sakin geçecek kış günlerinde evin hanımının kendisine hayat vermesini bekliyor. Köyün büyüklerinden Ömrüye teyze geleneksel dokumaları ve bayan fesi yapımını yanına aldığı gençlere öğretiyor, Havva abla dokumalara hayat verdiği tezgahına sıkı sıkı sarılmış. Yöresel kıyafetlerin uyarlandığı bebekler de son günlerin modası olmuş. Yüzümde geleneksel sanatların az sayıda insan tarafından da olsa yaşatılmaya çalıştığını görmenin verdiği memnuniyetle taşlı yollarda yürümeye devam ediyorum.

Gün ilerledi, öğlen oldu ve bizler acıktık. Yönümüz, İbrahim amcanın evi... Hanife teyzenin hazırladığı köy yemeklerinin kokusu burnumuza kadar geliyor. Yer sofraları hazırlanmış, köy ekmeği bol... Sofralardaki neşe ve evdeki ortam bana Türkmenlerin şenliklerini hatırlatıyor. Osmanlı Beyliği döneminde, yazlık olarak kullanılan Keles Kocayayla’ya iniş ve çıkışlarda düzenlenen o şenlikleri... Bu gelenek günümüzde de devam ediyor. Keles’e 5 km mesafedeki Kocayayla’da her sene haziran ayının ikinci pazar günü şenlikler düzenleniyor. Ayrıca günümüzde özellikle haziran ayında, kiraz-çilek zamanı Uludağ’ın arka tarafında birçok köyün kendine has festivali var artık.

Yemek ziyafetinin üzerine birer bardak çay gider elbet... İbrahim amcanın yandaki evi keyif çaylarımız için uygun bir mekan. Ev; bölgedeki el sanatlarının yaşaması için bu işle uğraşanlara uzun zamandır destek olan R. Şinasi Çelikkol tarafından kaşık atölyesi ve gelin odası olarak düzenlenmiş 2 odadan oluşuyor. Gelin odasındaki sedirlerde oturup çaylarımızı yudumlarken, duvarlarda sergilenen dokumalar, işlemeler ve kıyafetlere dalıp gidiyoruz... Türkmen ve Yörük kültürü araştırmacısı ve bölgeyi çok iyi bilen grup liderimiz R. Şinasi Çelikkol bize köye dair hikayeler anlatırken, herkes Sorkun köyünün hayal aleminde bir rol üstleniyor ve sobada yanan odunun çıtırtıları eşliğinde şarkılar, türküler başlıyor söylenmeye.

Son durağımız, Kocakovacık köyü... Bizi köy meydanında karşılayan Rafet ağabey ile sokaklarda yürürken misafirhane ve çamaşırhaneleri geziyoruz. Fırın başında ekmeklerin çıkmasını bekleyen köy sakinleri, yün eğirmekte olan teyzeler burada da bizleri yüzlerindeki sevecen gülümsemelerle selamlıyor. Marangoz Şerafettin usta köyde özelliklerin evlerin ahşap oymalarını yapan kişi olarak meşhur, hanımı da köyde el dokumaları, göbekli şal, göbekli peşkir ve dizgeleri hala yapan kişilerden. Faden teyzeyi de unutmamak lazım.

Güneş yavaş yavaş alçalmaya hava serinlemeye başlıyor. Güneşin ışıklarını son dakikasına kadar kullanmak arzusundayız. Günü uğurlamak için köyün üzerindeki tepede kurulu okulun bahçesine çıkıyoruz. Bu tepeden köyün manzarasına da doyum olmuyor. Hava serinledi birden... evlerin bacalarından yer yer tütmeye başlamış dumanlar... Güneş bizi son kez selamlayarak karşı tepenin ardında kayboluyor, mavi gökyüzü yerini yavaş yavaş yıldızlara bırakıyor.

Şimdi, bizleri köyün terzisi ve ileri gelen büyüklerinden Süleyman Amca’nın evinde hiçbir yerde bulamayacağımız hikayeler eşliğinde bir akşam yemeği ziyafeti bekliyor...
Hava karardı, köyün sürüleri evlerine dönüyor. Tarlalarda çalışanlar köye döndü bile.

Doğa dostları, Karagöz Turizm organizasyonlarında bizi yalnız bırakmayan Bursa gönüllüleri ile Bursa’ya, eve doğru yola koyulma zamanı... Uludağ, yüce dağ, nasıl ki Bursa şehrini kucaklıyorsan bizi de kucakladın bugün... Biz de seni ve bugünü ölümsüzleştirdik karelerimizde. Yaprağa ne mi oldu? Çantamda gün boyunca hiç tahmin etmediği, Bursa lodosunun dahi ona yaşatamayacağı bir seyahate tanıklık etti ve evimdeki eski ahşap konsol -aynanın üstünde uzun kış günlerinin geçmesini bekliyor şimdi. 
Yazı ve Fotoğraflar: Uğur ÇELİKKOL

11 Nisan 2012 Çarşamba

BURSA'DA ALEVİ-BEKTAŞİ KÖYLERİ


Raif Kaplanoğlu / Tarihçi-Yazar
Önceleri Anadolu köylerinin büyük bölümü Bektaşi idi. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Şamanist inançlarını tümüyle terketmemişlerdi. Müslümanlık inanışları da, Arap Müslümanlığından farklı bir seyir gösterip hem inanış, hem de ibadet açısından çok farklı özellikler içermişti. Dinsel törenlerinde Şamanist unsurlar ağırlık kazanmaktaydı. Dedeler, Bektaşiler için adeta Şaman görevini görüyordu. Bu ünlü dervişlerin Şamanlar gibi kımız yerine şarap içtikleri belgelerden anlaşılmaktadır. Bu dervişlerinden biri olan Baba Sultan’ın kurduğu köy, zamanla Sünni’leşmiş. Ancak yine de bazı eski geleneklerini sürdürüyorlar. Ancak onun müridi sayılan Hasan Dede’nin köyü Doma/Şehitler köyü, Bursa’nın en büyük Bektaşi köylerinden biri. Her yıl dede onuruna şenlikler düzenleniyor. Kuran okumaya çok hevesli olmayan bu köylülerin tüm dinsel törenlerinde de mevlit adı verilen Türkçe ilahiler okumaları, Bektaşiliğin Türk kimliğini koruyan bir inanç biçimine sokmuştur.
Emir Sultan onuruna, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürdürülen “Erguvan Bayramı” da, bir Bektaşi şöleniydi. Bu bayramdan, XVII. yüzyılda söz eden Evliya Çelebi'ye göre bahar mev­siminde, Emirsultan’da deniz gibi bir kalabalık toplanırmış. Genellikle Yörük ve Bektaşi kökenli köylülerin katılımı ile yapılan bu törenlerde, Karacabey ve Orhaneli ilçesine bağlı Erenler, Büyükorhan ilçesine bağlı Tekerler köyleri başta olmak üzere alevi-meşrep insanların sel gibi aktığı söylenmektedir.
Bursa’da da, birçok Bektaşi köyü vardır. Bu köylerin bir kısmı, son yıllarda yerleşen Yörükler olduğu gibi, bir kısım köyler de, yüzlerce yıldır Bektaşi olarak yaşamaktadır.
Keles ilçesine bağlı Sorgun, eski yaşam biçimlerini en güzel biçimde yaşatan bir köyümüzdür. Bu köyde Bektaşiler de yaşamaktadır. Bursa’nın en büyük Bektaşi köyleri ise Şehitler ile İnegöl’ün Kurşunlu Beldesidir. Şehitler tümüyle Bektaşi iken, Kurşunlu beldesinin büyük çoğunluğu Bektaşi’dir.
Bursa’nın birçok köyünde, Bektaşi aliler, Sünni ailelerle birlikte yaşıyor. Bu köylere Bektaşilerin ne zaman geldiğini bilemiyoruz. Ancak Bursa’nın her köşesinde Bektaşilere ilişkin izler bulmak olasıdır. Eski bir piknik yeri olan Alevibaba Yaylası, Lami Çelebi’ye göre, Dolubaba Yaylası'nın yanındadır. Zaten Dolubaba da bir Bektaşi dervişidir. İznik’e bağlı Müşküle köyünde de 1940’lı yıllarda Bektaşi kültürü belirlenmiştir. Yenişehir’e bağlı Barcın, Karacaahmet, Akbıyık ve Tekke köyleri, bugün aynı nispette olmasa da eski Bektaşi köyleriydi. Uludağ’da gezinen Durmuş Yörükleri de Bektaşi Yörükleri idi.

BEKTAŞİ GELENEKLERİ
Seferışıklar köyünde, Orhan Bey'in silah arkadaşı olan Gözle Mahmud’un gömülü olduğuna inanılmaktadır. Köydeki Kalander mahallesi, olasılıkla Kalanderi dervişleriyle ilintili olmalıdır. Nitekim köyde Bektaşilerin yaşaması da bunun kanıtıdır. Kalenderilere de Işıklar denilmektedir.
M.Kemalpaşa ilçesi Söğütalan’a bağlı Garipçetekke köyünde de Bektaşi Türkmenleri yaşamaktadır. Bu köyde çok değişik gelenekler vardır. Köyün batısındaki ormanlık alanda Et Kız adıyla bir yatır vardır. Burası aslında bir lahittir. Cuma ve Pazar günleri, köy kadınları bu yatırı ziyaret eder. Erkeklere ise günahtır. Burada dilek dilendikten sonra ağaca çaput da bağlanır. Güneybudaklar köyünde de Hacet Baba adlı ünlü bir dervişin mezarının vardır. Köyde de bazı Bektaşi haneleri yaşar.
Kabulbaba, M.Kemalpaşa ilçesi Söğütalan bucağına köyde Rumeli'den gelen Bektaşi göçmenler yaşamaktadır. Eski adı Halilbaba idi. Olasılıkla köyün adı bu Bektaşi babasından gelmiş. Başka bir kaynakta ise Fadulfakih adını taşıdığı, Kabul Baba’nın ölümü üzerine bu adı aldığı söylenir. Kabul Baba, burada bulunan türbesinde gömülüdür. Hıdrellez günü, türbede çok büyük bir tören yapılır. Köylüler mutlaka dedeye kurban keser. Türbenin ayak ucundaki toprak yenildiğinde, hastalıklara şifa geldiğine inanılmaktadır. Tümüyle Bektaşi köyüdür.
Kurşunlu köyünün hemen altında Batmaca Dede adlı mevkide bir türbe vardır. Her yıl büyük bir şölen düzenlenen bu mevkide bulunan su kaynağının mide, bağırsak, idrar yolu, karaciğer hastalıklarıyla kaşıntılara iyi geldiği söylenmektedir.
Karacaahmet, köyünde Karaca Ahmet Sultan Türbesi vardır. Mezarın çocuğu olmayanlara iyi geldiği söylenmektedir. Daha çok da, delileri tedavi için kullanılmaktaymış. Deliler, mezarın yanında bağlı olarak bir gece bırakılmaktaymış. Mezarı daha çok Bektaşiler ziyaret etmektedir. Köyde eskiden bir de Bektaşi tekkesi varmış.

YENİ BEKTAŞİ KÖYLERİ
Yörükler, yaşam koşullarının gereği olarak, köy ve kasabalardaki gibi bir İslam anlayışını hiçbir zaman uygulayamamıştır. Yaşam biçimleri buna uygun değildi. Ancak yerleşen Bektaşi köyleri zaman içinde Sünni’leşmişlerdir. 18-19. yüzyılda da, Uludağ’da göçebe olarak yaşayan Bektaşi Yörükleri Bursa’ya yerleştirilmiştir. Bu köyler, belki zamanla Sünnileşecek ama yeni yerleştikleri için halen eski geleneklerini sürdürüyorlar. M.Kemalpaşa ilçesi Söğütalan’a bağlı Mineyva olarak da anılan Ağaçlı köyü, Taşpınar bu tür köylerdir. Orhaneli’ne bağlı Dağgüney köyünü de Bektaşiler kurmuştur. Köy, bugün dağ yöresinin müzisyen fabrikasıdır. Köye müzisyenliği de Bektaşiler getirmiştir.
Bazı Bursa köylerine ise, Bulgaristan ve Yunanistan’dan Bektaşiler göç etmiştir. Aslında, uzun yıllar Bektaşiliğin merkezi Arnavutluk olmuştu. Arnavutların da büyük bölümü Bektaşidir. Ancak Bursa’ya gelen Arnavutlardan çok azı Bektaşidir. Rumeli’nden gelen Bektaşiler Onhangazi Ortaköy’de bir mahalle kurmuştur. Yine İsmetiye köyünde de Yugoslavya'dan gelen Bektaşiler yerleşmiştir. Demirtaş Köyünde Bektaşi Arnavutlar yaşamaktadır.
Bursa’da Türk kökenli Bektaşiler dışında, 1938 Dersim olayları sonucu Bursa’ya yerleştirilen Tuncelili Aleviler yaşamaktadır. Başta Kestel ve Adaköy olmak üzere Fidyekızık, Göllüce, Soğanlı, Küçükbalıklı, Panayır, Alaaddin, M.Kemalpaşa’ya bağlı İncilipınar, Kumkadı, Ormankadı, Başköy (Köyü terketmişler) ile Piremir ve Esenevler Mahallelerinde Aleviler yaşamaktadır.
Bektaşilik bir tarikat, Alevilik ise kişiye aileden intikal eden bir dinsel inanış. Herkes Bektaşi olabilir. Alevilik ise temeli İslam olsa da Müslümanlıkla çok farklı biçimleri olan bir dinsel yaşam biçimi.
Yüzlerce yıl, bazı iftiralar nedeniyle kimliklerini saklamak zorunda kalan Bektaşi ve Aleviler artık daha özgürler. Ancak laik devletin imkanlarından gereği kadar yararlanamadıklarını düşünüyorlar. AB yolunda Türkiye’nin tüm inançlara saygı gösterecek adımları atacağına hiç kuşku yoktur.

GÖÇEBE-YERLEŞİK ÇATIŞMASI
Anadolu’ya gelen Türklerin büyük bölümü Alevi-Bektaşi eğilimliydi. Zaten sürekli gezen göçebelerin, Sunni bir İslam’ın gereklerini yerine getirmeleri olanaksızdı. Bu nedenle, Bursa ve civarında kurulu bulunan köylerin büyük bölümü Alevi-Bektaşi eğilimliydi. Şehirliler ise Sunni idi. Osmanlı yönetimi, siyesi açıdan Sunni anlayışı benimseyip de medreseler de çoğalınca, giderek Anadolu’da Sunnilik artmıştı. Ancak Anadolu’daki göçebelerle yerleşik arasında süren iki-üç asır çelişki ve çatışma, giderek Sunni-Alevi savaşına dönüşmüştü. Osmanlı yönetimi göçebeye baskı yaparken, diğer yandan Alevi/Bektaşi kesime de baskı yapmaya başlamıştı. Bu aşamada Doğu’da, yine birer Türk devleti liderleri olan Timur, Uzun Hasan ve Şah İsmail, Anadolu’daki göçebe-Alevilerin kurtarıcısı olmuştu…
Osmanlı ile Doğu’da kurulmuş olan bu Türk devletleri arasındaki savaşta ise, en büyük sıkıntıyı Aleviler çekmişti. Bugün Alevilerin yaşadığı sıkıntıların kaynağı da, işte bu dönemin siyasi kararlarıdır. Nitekim Doğu’daki Türk devletine karşı yapılacak savaşta, gazilerin şevkini arttırmak ve Şah İsmail’i destekleyen Anadolu’nun göçebelerine baskı yapmak amacıyla siyasi bir fetva çıkarılmıştı. Ebu Suud Efendi’nin fetvasına göre, Kızılbaş olarak anılan Alevilerin “malları, canları” savaşan gazilere helal kılınmıştı.
İşte bu fetva sonunda, Anadolu’daki tüm Alevilerin kimliklerini saklamak zorunda bırakmıştı. Bu dönemde, Uludağ’da bulunan çok sayıdaki Alevi-Bektaşi köyü de, giderek Sunnileşti. Bunlardan en önemlisi, birçok kaynakta açıkça Bektaşi/Babai olduğu belirtilen Babasultan köyü bugün tümüyle Sunnileşmiştir. Ancak yine de bugün, hemen her köyde bir “Dede” mezarının bulunması ve köylülerin buna büyük saygı göstermeleri, eski Bektaşi inanışların izlerini gösteren en önemli işarettir.
Emir Sultan onuruna, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürdürülen “Erguvan Bayramı” da, eski bir Bektaşi şöleniydi. Genellikle Yörük ve Bektaşi kökenli köylülerin katılımıyla yapılan bu törenlerde, Karacabey ve Orhaneli ilçesine bağlı Erenler, Büyükorhan ilçesine bağlı Tekerler köyleri başta olmak üzere alevi-meşrep insanların sel gibi aktığı bir bayramdı...
Bugün halen Bursa’da, birçok Bektaşi köyü var. Ancak bu köylerin ufak bir kısmı eski Bektaşi köyüdür. Çoğu ise son yıllarda yerleşen Yörüklerle, Rumeli göçmenlerin iskanıyla kurulmuş Bektaşi köyleridir.

BURSA’NIN BEKTAŞİ KÖYLERİ
Bugün Bektaşi kimliğini en iyi biçimde sürdüren Bursa’da iki büyük önemli köy var. Geyikli Baba’nın müridi sayılan Hasan Dede’nin köyü Doma/Şehitler köyü, Bursa’nın en büyük Bektaşi köylerinden biri. Her yıl dede onuruna şenlikler düzenleniyor.  İnegöl’ün Kurşunlu beldesinin de büyük çoğunluğu Bektaşi’dir. Her iki köy de, çok eski Bektaşi köyüdür.
M.Kemalpaşa ilçesi Söğütalan’a bağlı Mineyva olarak da anılan Ağaçlı köyü, Taşpınar köyü, Garipçetekke başta olmak üzere 19. yüzyılda kurulmuş birçok Yörük köyü, Bektaşi kimliğini sürdürmekte. Orhaneli’ne bağlı Dağgüney köyünü de Bektaşiler kurmuştur. Köy, bugün dağ yöresinin müzisyen fabrikasıdır. Köye müzisyenliği de Bektaşiler getirmiştir.
Bazı Bursa köylerine ise, Bulgaristan ve Yunanistan’dan Bektaşiler göç etmiştir. Rumeli’nden gelen Bektaşiler Orhangazi Ortaköy’de bir mahalle kurmuş, İsmetiye köyünde de Yugoslavya'dan gelen Bektaşiler yerleşmiştir. Demirtaş Köyünde, Bektaşi Arnavutlar yaşamakta…
Bursa’da Türk kökenli Bektaşiler dışında, 1938 Dersim olayları sonucu Bursa’ya yerleştirilen Tuncelili Aleviler yaşamakta. Başta Kestel ve Adaköy olmak üzere Fidyekızık, Göllüce, Soğanlı, Küçükbalıklı, Panayır, Alaaddin, M.Kemalpaşa’ya bağlı İncilipınar, Kumkadı, Ormankadı, Başköy (Köyü terketmişler) ile Piremir ve Esenevler Mahallelerinde Aleviler yaşamakta…
Keles ilçesine bağlı 19. yüzyılda yerleşmiş Sorgun, eski yaşam biçimlerini en güzel biçimde yaşatan bir köyümüz olup Bektaşiler yaşamakta… İznik’e bağlı Müşküle köyü, Yenişehir’e bağlı Barcın, Karacaahmet, Akbıyık ve Tekke köylerinde de, eski Bektaşi köyleriydi. Uludağ’da gezinen Durmuş Yörükleri de Bektaşi Yörükleriydi. Bir Bektaşi şeyhi olan Dolu Baba’nın yakınlarında, Alevibaba Yaylası adıyla anılan bir piknik alanı bulunmakta…

BEKTAŞİ TEKKELERİ
Bursa'da kurulan ilk tekkeler de, genellikle Bektaşi tekkeleriydi. Zaman içersinde, siyasi nedenlerden Bektaşilik gerilemişti, ancak yine Bursa’da birçok Bektaşi tekkesi vardı. Bunlar;  Abdal Musa, Abdal Murad, Geyikli Baba ve Postinpüş Baba ve Akbıyık Tekkesiydi. Evliya Çelebi de Bursa’da, "Şeyh Kiliman Tekkesi" adlı bir Bektaşi tekkesinden söz etmekte…
Ancak Bursa’nın en ünlü Bektaşi tekkesi, Işıklar’daki Ramazan Baba Tekkesi’ydi. Bu tekkenin son şeyhlerinden biri olan Şeyh Sabit (öl. 1911), Bursa’nın en renkli kişilerinden biriydi. Şeyh Sabit, çevresinde girişkenliği misafirperverliği ve nüktedan tavırlarıyla tanınmakta…
Şeyh Sabit, sahip olduğu arazilerini, 93 Göçmenlerinin iskanı için vermesinden dolayı yeni kurulan bu mahalleye, Şeyhsabit Mahallesi denilmişti. Hatta Şeyh Sabit Efendi, Işıklar semtini ağaçlandırmış, Hükümet Caddesi'nden Işıklara kadar olan yolun her iki tarafına ağaç dikmeye çalışmıştı.
Bugün Şeyh Sabit adı unutulmuş, mahallesinin adı değişmiş, tekke-mescidi de ev olmuş… Fadiye Güzerman’ın tasarrufunda bulunan Eşrefiler Caddesindeki tekke binası da satılık. Koruma Kurulu ise, Ayşe Yandayan başvurusuna karşın tescili onaylamamış. Oysa tapuda, açıkçı konutun eski durumunu mescit olarak tesit etmekte…

RUM BEKTAŞİLER
Aslında Rumeli’ni, önce Bektaşi şeyhleri fethetmişti. Birer misyoner örgütü gibi, Bektaşi tekkeleri, Rumeli’nin İslamlaşmasında büyük katkı yapmıştı. Hatta bugün bile, Bektaşiliğin en önemli merkezi Arnavutluk olarak kabul edilmekte. Tüm Rumeli’nde, Bektaşilik halen çok yaygın…
Bugün hoşgörü konusunda, Mevlevilik öne çıkarılsa da, bence Bektaşiliğin felsefesi ve hoşgörüsü, Tasavvuf dünyasında rakipsizdir… Bugün, geçmişle bugün arasında bir bağ aranacaksa, çağa ayak uydurabilecek tek felsefe anlayış, Bektaşilik olabilir…
16. yüzyılda, Yenişehir Akbıyık köyündeki Bektaşi tekkesinde, 4 tane Hıristiyan kökenli dervişler bulunmaktaydı. Charles Mac Farlane adlı bir İngiliz seyyah da, 1850 yılında geldiği Bursa’da, çok sayıda Bektaşiye rastladığını söyler. Ama daha ilginç olanı ise, Antonaki Varsamis adında Rum bir Bektaşi babasının olduğunu belirtmesi…
Bugün ülkemizde yaşayanların yüzde 95’inin Müslüman olması,  binde bir bile olmayan Nasturi veya Süryanilere karşı üstün olmasını gerektirmez. Laiklik, devletin, ülkesindeki her dine mensup kişilere karşı aynı mesafede olmak anlamına gelir…

FARKLI OLANI BENİMSEME
Bundan 2-3 yıl önce, bir ilahiyat profesörü, Muharrem ayında yazdığı bir makalesini dağıtmıştı. Bu yazıda, Kerbela olayı Sunni bakış açısıyla etüt ediyordu. Bir başka dervişin ağzıyla, Kerbela olayının bir kader olduğu vurgulanarak, “Bunu Allah istedi, yoksa bu olay gerçekleşmezdi” türünden bir mantıkla, olayı savunuyordu…
Bu yazıyı okuyup sinirlenen Safiyeddün Erhan(Eşrefoğlu), her yıl Çatalfırın Tekkesinde düzenlediği Aşure Ayini öncesinde bir konuşma yapmıştı. Aslında bu yazıyı yazan hocamız, kendince son derece iyi niyetli olarak, ama kendi bakış açısıyla yorumluyordu Kerbela Olayını… Kerbela yasının, Sunnilerle Alevi/Bektaşiler arasında bir kin alanı olmasını engellemek istiyordu. Ancak, Sunni bakış açısıyla, Alevi/Bektaşi inancı yorumlamak yanlış yorumlara neden olabilir…
Oysa Alevi/Bektaşiler, farklı olmadıkları için değil, farklığı ile tanınıp kabullenmek isteniyor. Ulusal Türk Cumhuriyetinin kurumasında en önemli katkıyı yapan Alevi/Bektaşiler, farklığıyla bu ülkede yaşamak istiyor… Özellikle AKP’lilerin her konuşmasında sözüne ettiği, “Yüzde 99’u Müslüman bir ülkede”, Alevi-Bektaşiler, istatistiklere bile girememesinden incinmekteler…
Bursa’da bugün 20’yi aşkın köyde Bektaşi ve Aleviler yaşamakta. Bektaşi ve Aleviler, uzun yıllar kimliklerini saklamak zorunda kaldı. Sessiz sedasız yaslarını tuttu, Muharrem’de oruçlarını açtı. Kendilerini Sünni Müslümanlardan farklı gören Bektaşi ve Aleviler, artık laik devletin kendilerine bazı hakların tanınmasını bekliyor…
 *************

BİR ALEVİ KÖYÜ: İNEGÖL ŞEHİTLER

Hülya TAŞ
Şehitler köyü Bursa’ya 30 km uzaklıktadır. Soyu Ahmet Yesevi’ye dayanan köyü Hasan Dede’nin kurduğuna inanılmaktadır. Dışarıdan göç almayan köyün büyük ölçüde gelenekselliğini korumaya çalıştığını görmekteyiz. Bu araştırmada, Alevi inançlarının şekil verdiği köyün evlenme törenlerinde yer alan gelenek ve görenekler incelenmeye çalışılmıştır.

Bursa’nın İnegöl ilçesine bağlı olan Şehitler Köyü, il merkezine 30 km, ilçe merkezine 12 km uzaklıktadır. Eski adı Doma’dır. Daha sonra Bekçeviz olarak adlandırılan köy’ün adı 1970’ ten sonra İstiklal Savaşı sırasında çok şehit vermesinden dolayı Şehitler köyü olarak değiştirilmiştir (Kaplanoğlu1996; 258). Köyün kurucusu olduğuna inanılan Hasan Dede, Hacı Muradı Veli’nin evlatlarından olup, soyu Ahmet Yesevi’ye dayanmaktadır. Köyde 5 aile dede soyundan gelmektedir. Diğerleri Talip’tir1. Köyün tümü Alevi olup bu özelliği ile orijinalliğini korumaktadır.
Her yıl mayıs ayının ikinci haftası Hasan Dede (Cemiloğlu 2002;115) ve İstiklal şehitleri adına anma törenleri düzenlenmektedir.
Yatırlarıyla da bilinen Şehitler köyünde Hasan Dede türbesinin dışında Sarı Kız, Kara İshak ve Arap Dede adlı üç mezar vardır. Sarı kız Hasan Dede’nin kızı, Arap Dede oğlu, Kara İshak’ın ise savaşırken şehit düşen bir Alevi dedesi olduğu söylenmektedir. Nüfusu 800 dolayında olan köyde 180 hane bulunmaktadır. Köyde bir ailenin en fazla iki çocuğunun olması ve köyün dışarıdan göç almayıp, dışarıya göç vermesi nüfusun aynı kalmasını sağlamaktadır. 2 Bu göçün çoğunluğunu kasaba ve şehir merkezlerine ticaretle uğraşmak için gidenler ile yükseköğretime devam edip meslek sahibi olarak yaşamlarını il ve ilçe merkezlerinde devam ettirenler oluşturmaktadır. Köyde ilkokul, kütüphane, cami, türbe ve cem evi bulunmaktadır. Köyde yer alan ilkokul da bir ana okul sınıfı ve ilkokul üçe kadar okutulan öğrenciler bulunmaktadır. Diğer sınıflar için öğrenciler Yenice’ ye ve İnegöl’e gitmektedir.
Köyün kütüphanesinde 1500’e yakın kitap bulunmaktadır. Köy halkının çoğu ilkokulu bitirmiştir. Yaşlıların çoğu okur-yazardır. Köyde 500 yıllık bir hamam bulunmaktadır.
Hamam harap halde olduğu için kullanılmaz durumdadır. Bu hamamın restore edilerek müze haline getirilmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Özellikle düğünlerde kullanmak için 1997 yılında küçük bir hamam yaptırılmıştır. Bize verilen bilgilere göre, köyde hiç kimse yüz kızartıcı suçlardan, kavgadan veya kanunların suç saydığı davranıştan dolayı karakola veya mahkemeye gitmemiştir. Basit anlaşmazlıklar da kendi aralarında çözümlenmektedir. Derlemeler sırasında köyde komşuluk ilişkileri üzerinde de durulmuştur. Kendi ifadelerine göre hiçbir komşu diğer komşusu ile kavgalı değildir. Aralarında sorun olanlar bu sorunlarını çözmedikleri sürece yapılan Cem ayinlerine katılamazlar. Köylü bu gibi insanları dışlar. İnsanlar dışlanmamak için birbirlerinin haklarına saygı gösterirler. Diğer yandan köylüler, kendilerini insan haklarına ve kanunlara saygılı, Atatürk ilke ve İnkılâplarına bağlı kişiler olarak tanımlamaktadırlar. Evlerin birçoğunda, Cem evinde, Hz. Ali’nin, On iki imamın ve Atatürk’ün fotoğrafları bir arada bulunur. (Taş, 2000;711)

6 Nisan 2012 Cuma

BURSA’DA OĞUZ BOYLARININ İZLERİ VE KARAKEÇİLİLER



Malazgirt zaferinden (1071) sonra, Türk boyları akın akın Anadolu’nun içlerine doğru aktılar. Değişik yörelere yerleştiler. Yerleşim yerlerine kendi adlarını verdiler. Bugün Anadolu’nun birçok yerinde, Türklerin ataları sayılan 24 Oğuz boyunun, adlarıyla anılan köyler vardır.
Türklerin, 1075’den itibaren Bithynia (Bursa) yöresine yerleştiğini biliyoruz. Bazı kayıtlarda yer alan bilgilere göre; Osmanlılar bu bölgeye geldiklerinde, üç nesildir burada yaşayan Türklerle buluşmuşlardır. Lakin, Osmanlılar’dan önce kurulan bir yerleşim yeri adı tespit edilememiştir. Muhtemeldir ki, bu dönemde gelenler kentlere yerleşmişler veya çadırlarda konar-göçer olarak yaşıyorlardı! Bunlar Selçuklular zamanından kalmış olabileceği gibi, daha önceleri Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen ve oradan da buralara gelmiş Türkler de olabilir!
Osman ve Orhan Bey zamanlarında buralardaki birkaç yerleşmenin Kızık, Kınık, Çepni gibi adlarının olması, göçebe Türkmenlerin o devirlerde buralarda konakladıklarını kanıtlıyor. Boşalan bazı Rum köylerine de Türkler iskân edilmiştir.
1530 yılına ait 166 nolu tahrirat defterinin 7, 10, 37, 138, 153 ve 174. sayfalarında Uludağ çevresinde yaşayan yörüklerin adları ve hane sayıları şöyledir:
Mihaliç’te (Karacabey) Hz. Emir vakıfları arasında yaşayan Eymürler 28, Keçililer 26, Uzuncalar 26, Sofian 49 hane olarak kayıtlıdır. Mihaliç’te toplam 31 cemaat vardır.
Geçmişte şimdiki merkez ilçe Nilüfer sınırları içinde 1, Atranos’ta (Orhaneli) 2, Kite’de (Ürünlü) 3 büyük Yörük cemaati mevcuttu.
Bursa’ya bağlı olan Yörük cemaatinden Akçakoyunlular 42 (Aksungur, Alaşar, Altıntaş, Ovaakça, Karacabey ve Orhaneli çevrelerinde), Serhanlar 10 haneden oluşmaktaydı. Kite (Ürünlü) Yörükleri ise 58 hanedir. Atranos’a (Orhaneli) bağlı Karacalar Yörükleri de 35 hanedir.
Bu kayıtlardan anlaşılan o ki, XV. ve XVI. yy.da Bithynia (Bursa) yöresinde fazla bir göçebe nüfus yoktur.
(Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu-R. Kaplanoğlu, Avrasya-Etnografya Yayınları)
Bursa’nın her bucağında, her köşesinde Yörük ve Türkmenlere ait izler bulmak mümkündür.
Tarihi yapılarda, kilim ve halı motiflerinde, hattatların yazılarıyla süslemelerinde, mezar taşlarında, yazıtlarda, ahşap yapı bezemelerinde, dokuma kumaşlarda, mermer kitabelerde, han, hamam ve cami gibi yerlerde, Oğuz boylarına ait damgaları, simgeleri çokça görebiliriz.
Bursa’da Yıldırım Camii’nin dış revaklarının sağ ve sol sarkıtlarında yer alan çini süslemelerde, Yeşil Camii’nin batı duvarında, Orhan Camii’nin duvar süslemelerinde, Zeyniler Camii’nin kıble tarafındaki duvarına konmuş bir mermer üzerindeki kabartmalarda ve Yeşil Türbe’nin kapısında yer alan kabartma motiflerde Bayat boyuna ait damga yer alır.
1487 ile 1573 yıllarının tahrirat defterlerinde, Gemlik’in Engürücük köyüne bağlı Bayat adlı bir mezra yer almaktadır. Bu mezranın yerinde şimdi bir çiftlik vardır.
Bütün bu işaretlerden anlaşıldığına göre; Osmanlı’nın kuruluş devrinde Bayat boyu mensupları Bursa çevresinde de yaşamışlar ve önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.
Boğazköy/Eskimezarlık, Mudam/Ocaklı (Mustafakemalpaşa), Ovaesemen (Karacabey) ve Fodra/Alâaddin (Nilüfer) köylerinde Alkaevli boyunun damgası bulunmuştur.
Kum ve Voyvoda/Yeşilova (Mustafakemalpaşa) köylerinde ele geçen eşyaların üzerinde de Karaevli boyunun damgası görülür. (A.R.Yalgın, Anadolu’da Türk Damgaları, Bursa-1943)
Bursa’nın doğusunda Uludağ’ın kuzeye bakan eteklerinde 7 Kızık köyü, Yenişehir’de Avşar, Mudanya’da Çepni, Orhangazi’de Üreğil, İnegöl’de Eymür, Alayunt, Mustafakemalpaşa ve Keles’te Alpagut, yine İnegöl ve Büyükorhan’da Kınık ile İznik ve Büyükorhan’da Bayındır adlı köyler bulunmaktadır. Tarihi belgelerde Yenişehir ilçesine bağlı Dışkaya/İğdir adlı bir yerleşme yer alır. Bugün Gürsu ilçesinin bir köyü İğdir adını taşımaktadır. Bu köy, 1521 tarihli tahrirat defterine göre, Timurtaş oğlu Timurhan’ın tımarıdır.
Bazı eski kaynaklarda da Yenişehir’e bağlı Halkaevli köyünden söz edilir. Buradaki bir arazi Osman Gazi tarafından, aynı ilçenin Barcın köyünde zaviyesi bulunan Esenli Şeyh adındaki dervişe vakıf olarak tahsis edilmiştir. Şeyhin nesli 1767 yılına kadar burada yaşamıştır.
Bunlardan başka Orhaneli ilçesine bağlı Danişment, Eskidanişment, Yenidanişment, Budaklar (1530’da kaydı var), Emirköy, Karesiköy, Sadağı, Seferiışıklar (şimdi Osmangazi’ye bağlı), Keles’e bağlı Basak, Güneybudaklar (şimdi Osmangazi’ye bağlı), Kozbudaklar, Menteşe, Harmancık’a bağlı Balatdanişment, Hobandanişment ile Osmangazi ilçesine bağlı Selçukgazi ve Karaman (şimdi mahalle) gibi eski beyliklerin, oymakların ve boyların adlarını taşıyan daha birçok köy vardır.
Kayacık (Kestel) ve Kayapa (Nilüfer, Büyükorhan) yerleşmeleri Kayı boyunun adını çağrıştırır! 1487 yılı kayıtlarında, İnegöl’e bağlı Kayı adlı bir köy bulunmaktadır.
Kayıların, 2 ok ve bir yaydan oluşan damgaları, Bursa çevresinde ele geçen bazı eşyalar üzerinde görülmüştür.
Osmanlı Devleti’ni kuranlar Kayı boyundan geldiklerinden, Bilecik ve Bursa illerinde yaşayan yerli halkın birçoğunun bu boya mensup olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Yerli, Manav, Yörük ve Türkmen diye tabir edilen köyler, genelde eski Türk boylarına dayanmaktadır.

KIZIK KÖYLERİNİN SÖYLENCESİ
Bursa yakınlarındaki Kızık köylerinin söylenceleri de şöyledir:
Osman Gazi zamanında Bursa çevresine yerleşmek isteyen Kızık boyu mensuplarına, Karakeçililer engel olmak ister. Bunun üzerine Osman Gazi Karakeçililer’den 7 güzel kızı, Kızıklar’dan 7 delikanlıyla evlendirir. Böylece barış sağlanır. Bu 7 ailenin her biri ayrı bir yere yerleşir. Zamanla bunlardan 7 köy oluşur.
Bursa’nın doğusunda, Uludağ’ın kuzeye bakan yamaçlarında, birkaç kilometre arayla sıralanmış; Cumali Bey tarafından kurulmuş olduğu söylenen Cumalıkızık, Hamlı Bey tarafından kurulan Hamamlıkızık, Fethi Bey tarafından kurulan Fethiye/Fidyekızık, Dal Bey tarafından kurulan Dallıkızık, Bayındır Bey tarafından kurulan Bayındırkızık, dere kenarında kurulduğu için Derekızık ve değirmeni olduğu için Değirmenlikızık denilen 7 tane Kızık adı taşıyan köy vardır.
Bir başka rivayete göre ise; Cumalıkızık adının, çevre köylülerinin buradaki camide Cuma namazı kılmalarından, Hamamlıkızık adının, bu köyde hamam bulunmasından, Dallıkızık adının, buranın çok sık ağaçlar içinde bulunmasından, Bayındırkızık adının, bu köyün bakımlı ve güzel olmasından geldiği belirtilir. Derekızık ve Değirmenlikızık’ın kimler tarafından kurulduğu belli değildir. Bu husus söylencelerde geçmez.
Bu köyler Osmanlı’nın kuruluş yıllarından beri, yaklaşık 700 yıldır buradadır. Rivayete göre bu köyleri kuranlar 7 kardeştir. Kadı sicillerinde, 10 kadar (Kızıkşıhlar, Kiremitçikızık, Ortakızık gibi…) Kızık adlı köy geçer. Bugün bu köylerin beşini biliyoruz. Diğerleri çeşitli nedenlerle ortadan kalkmıştır.

KARAKEÇİLİLER
Kayı boyuna bağlı büyük aşiretlerden (oymak) biridir. Bunlar, bugün küçük topluluklar halinde Suriye’nin kuzeyinde, Güneydoğu Anadolu’nun bazı yerlerinde, Kırşehir, Ankara, Eskişehir, Kütahya (Domaniç), Bursa (Orhaneli) ve Balıkesir (Dursunbey) dolaylarında yaşamaktadırlar.
Bilindiği gibi Kayılar; Hazar ötesi ve Horasan’dan yola çıktıktan sonra önce, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki Karacadağ çevresine, daha sonra Ankara yakınlarındaki Karacadağ yakınlarına gelmişler, oradan da Söğüt’e göç etmişlerdir.
Gaziantep, Kırşehir ve Ankara dolaylarında, başka ad altında da olsa bu aşiret tarafından kurulmuş köyler vardır. Bu aşiret mensupları kalabalık ve göçebe oldukları için Anadolu’nun birçok yerine dağılmışlardır.
Osmanlılar’dan kalma eski belgelerden anlıyoruz ki, Karakeçili aşireti XV. ve XVI. yüzyıllarda Kırşehir yöresinde göçebe bir yaşam sürmekteydi.
XVII. yüzyılda Ankara-Eskişehir arasında hayvancılığa elverişli bir yere yerleştirildiler.
Kırşehir yöresinde yaşayanların bir kolu olan Ankara Karakeçilileri, “Ulu Yörük” olarak adlandırılır. En yoğun oldukları yer Kırıkkale’dir.
Araştırmacı yazar A. Rıza Yalgın’ın 1940’ta Uludağ dergisinde yayınlanan bir makalesine göre; Karakeçililerin geçmişte Ertuğrul Gazi’yi anma törenleri şöyle yapılıyordu (özet olarak):
Osmanlı’nın Rumi takvim kullandığı yıllarda, Teşrinievvel (Ekim) ayının 19. günü ile 30. günleri arasında Kütahya, Simav, Bursa, Uludağ’ın güneyi, İznik, Kocaeli, Eskişehir, Söğüt ve Sakarya dolaylarında göçer veya yarı yerleşik olarak yaşayan Karakeçililer; kendilerine özgü en güzel giysilerini giyerler, süslenirler, 10 günlük azıklarını ve kurbanlık koçlarını da yanlarına alarak, oba reislerinin yönetiminde Eskişehir’e gitmek üzere çoluk çocuk yollara düşerler ve I. Teşrin ayının 31’inde orada toplanmış olurlardı. O gün Eskişehir’in hükümet meydanında bir festival havası estirilirdi. Padişah II. Abdülhamit’in fermanı gereğince, başta mutasarrıf olmak üzere kadılar, müftüler, eşraf, ayan ve metropolit gibi kimseler, atları üzerinde mağrur bir eda ile geçen bu görkemli Türkmen topluluğunu “hoş geldiniz” diyerek karşılardı. Müftü veya kadı duada bulunur, sonra aşiret çoluk çocuk ve kurbanlıkları ile birlikte Söğüt’e uğurlanırdı. Kafile, kır atının üzerindeki aşiret reisinin ardında, davul zurna sesleri arasında yeniden yola koyulurdu.
Eskişehir’den bir sel gibi akan, bu en az 3 bin evlik kalabalık, Söğüt yakınlarındaki Oluklu köyünde karşılanır ve davul zurna eşliğinde hep birlikte kasabaya girilir, Ertuğrulgazi’nin türbesinin etrafı doldurulurdu. Hemen çadırlar kurulur, ateşler yakılır, kurbanlar kesilir ve tören başlardı. Şölen 4-5 gün devam eder, bol bol etli pilav yenirdi. Bu arada Karakeçililer cirit oynarlar, güreş tutarlardı. Sonra unutulmayacak anılarla herkes kendi yöresine dönerdi.
Çok eskiden beri süregelen bu gelenek, II. Abdülhamit zamanında resmi törenler şeklinde düzenlenmeye başlanmıştır. II. Abdülhamit, Osmanlı Hanedanı’ndan geldikleri için güven duyduğu bu aşiretin gençlerinden, “Ertuğrul Alayı”nı kurdu. Bunları saray muhafızı olarak görevlendirdi.
Onlar için:
“Ertuğrul ocağında uyandım.
Şehitlerin kanlarıyla boyandım”.
Dizeleriyle başlayan bir marş besteletti. Alman İmparatoru Wilhelm’in İstanbul’u ziyareti sırasında, kendisine bu alaydaki askerlerin akrabaları olduğunu söylemiştir.
Karakeçili oymağı, Kurtuluş Savaşı’na “Bolşevik Taburu” adı altında katılır. (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C.1, S. 162)
Üzerinde Bayat boyunun damgası bulunan Ertuğrul Gazi’nin türbesi, Yunan işgali sırasında yıkılmış ve o güzel anma geleneği uzun bir süre unutulmuştur! Ancak son yıllarda bu gelenek, yeniden canlandırılmıştır. Her yıl eylül ayının ilk günlerinde burada törenler düzenlenmektedir.

BURSA’DAKİ KARAKEÇİLİLER
1960’lı yıllara değin Bursa ilinde göçebe olarak yaşayan 2 topluluk vardı. Bunlardan biri Kızılkeçililer, diğeri de Karakeçililer olarak anılıyordu. Bu iki aşiret birbirleriyle pek geçinemezler ve birbirlerinden hoşlanmazlardı. Aralarında çok belirgin adet ve yaşayış farklılıkları vardı.
Kızılkeçililer yük taşımada deveden yararlanır, Karakeçililer ise deve ile yük taşınmasını ayıplarlardı. Onlar taşımada attan  faydalanırlardı. Kızılkeçililer ip eğirmede kirman, Karakeçililer iğ kullanırlardı.
Bursa’da Karakeçili oymağı tarafından kurulan birçok köy vardır. Dışkaya (Gürsu), Çeki (Orhaneli), Gölbaşı (Kestel) bunlardan bazılarıdır.
Çeki köyüyle ilgili çok özel bilgilere ulaştık. Şöyle ki:
Köy, 1851 yılında Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa tarafından iskan edilmiştir. Köyün kurucusu ve ilk muhtarı Karakeçili oymağının küçük bir obasının reisi olan İbrahim Kâhya’dır. Sözü edilen oba, yazı Domaniç yöresindeki Tevlez yaylasında geçirir, kışın ise köyün şimdiki bulunduğu yerde konaklarmış.
Rumi 1267(1851) yılına kadar çadırlarda yaşayan Çekili Karakeçililer, o yıldan itibaren yerleşik yaşama geçmeye başlamışlar. Rumi 1281’den itibaren de ormandan kestikleri ağaçlardan ve dallarından kendilerine “çatma” denilen basit evler yapmışlardır. Köyün camisi dahi bu tarzda inşa edilmiştir. (Eskiden Rumeli’nin bazı yerlerindeki Türk evleri de böyleydi!)
1940’lı yıllarda; köyde geleneksel olarak yapılagelen dokumacılık, yağcılık, demircilik ile Söğüt’teki Ertuğrul Gazi türbesi çevresinde düzenlenen panayır hakkında etnografik ve folklorik bilgiler elde edilmiştir.
24.8.1941 günü, Orhaneli Kaymakamı Dündar Egeli ile adı geçen köye giden araştırmacı-yazar A. Rıza Yalgın, Mehmet Ali Aybey rehberliğinde evler arasında dolaşırken, “öreke”sini beline takmış, iğle keçi kılı eğiren 110 yaşlarındaki Havva Ana ile karşılaşır. Ona:
-Ana, siz kirman kullanır mısınız ? diye sorar.
-Biz Kızılkeçili değiliz. Onu Kızılkeçililer kullanır, diye yanıt verir yaşlı kadın.
XVII. Yüzyıla ait kadı sicillerinde İnegöl’ün Bedre köyü yakınlarında II. Murat’ın vakfı olan Karakeçe adlı bir Yörük mezrasından söz edilir. Burada yaşayanların da Karakeçili aşiretinden olduğu sanılıyor!
Bursa’nın Osmangazi ilçesine bağlı, I. Murat zamanında vakıf köyü olan Selçukgazi halkının da bu aşiretten olduğu söylenir.
Karakeçililer’den bir bölümü Balıkesir’in Dursunbey ilçesi civarında yaşamaktadırlar. Bunlar yazın Domaniç taraflarındaki yaylalara göçerler. Yarı göçebe bir yaşam sürerler. 2 bin yıllık Oğuz geleneğini sürdürürler. Domaniç civarında yerleşik yaşam süren Karakeçililer de vardır.
Bursa’nın Beylik (Karacabey) ve Çeki (Orhaneli) köylerinde, üzerinde Karakeçili oymağına ait oymak sembolü olan eşyalar bulunmuştur. (A. R. Yalgın, Anadolu’da Türk Damgaları)
Bursa, Anadolu’nun diğer yerleri ve Avrasya coğrafyası üzerinde Oğuz boylarının izlerini sürmeye devam edeceğiz.
Hüseyin GENÇ / Araştırmacı-Yazar