Gemlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gemlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

ÇAĞLAR BOYUNCA MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ BURSA


Yrd. Doç. Dr. Doğan YAVAŞ
Bursa’nın fethini göremeyeceğini hisseden Osman Gazi’nin vasiyetini, daha sonra oğlu Orhan Gazi’nin de fetih ile başkent olan küçücük bir kasabayı koca bir şehre dönüştürmesini, her biri sanat abidesi olan eski eserlerin, tarihçeleri ile beraber şehrimize yaptığı katkıları göreceğiz. Yeni araştırmaların ışığında güncellenmiş yazılarımızın sizlere faydalı olması dileğiyle.
Uludağ’ın eteklerinde kurulu, verimli toprak ve ormanları, sahilleri, gölleri ve akarsuları ile eşsiz doğal güzelliklere sahip olan Bursa şehrinin bu zenginliğinin, geçmişte ne gibi gelişmelere yol açtığı, özellikle son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarla aydınlığa kavuşmuştur. Mustafakemalpaşa’nın Paşalar köyünde, Berna Alpagut başkanlığında yapılan kazılarla ortaya çıkan, günümüzden 15.000.000 yıl öncesine yani paleoantropolojik döneme ait buluntular içinde, bugün ekvator bölgesinde yaşayan hayvanların kemikleri de yer almaktadır. Eski bir akarsuyun deltası olduğu anlaşılan Paşalar’da ele geçen fosiller küçük kemirgenler, fil, gergedan, zürafa, domuz ve kuyruksuz büyük maymunlar ile diğer etçil ya da otçul hayvanlara aittir. İnegöl ilçesi Çitli köyü yakınındaki mamut fosillerinin bulunduğu fosil yatağı da aynı döneme aittir.

Bursa yöresinde daha sonra Paleolitik Çağ söz konusudur. Alt, Orta ve Üst Paleolitik olarak adlandırılan ve milattan önce 2.800.000 den, milattan önce 10.000 yılına kadar gelen bu döneme Eski Taş Devri de denilir ve Yontma Taş, Cilalı Taş gibi dönemlere ayrılır. Bu çağdaki insan toplulukları geçimlerini, avlanarak ve yenilebilir bitki ya da tohumları toplayarak sağlamakta ve mağaralarda yaşamaktaydı.
Bu insanlar, beslenmeleri için gerekli yiyecekleri kendileri üretememekle beraber, hayatlarını devam ettirebilmek için, volkanik taşları veyahut çakmaktaşını yontarak av aletleri yapıyorlardı. Mağara duvarlarında görülen resimler, daha o devirde insan düşüncesinin gelişmiş olduğunu kanıtlamaktadır.

Paleolitik Çağ’ın en erken devirlerinden itibaren dünyanın ikliminde çok büyük değişiklikler oldu. Anadolu’nun büyük bölümü bozkır görünümünde iken Karadeniz kıyıları ormanlık bölgeydi. İklimin ısınmasından önce Anadolu’da bugüne kadar gelebilmiş göllerin yüz ölçümleri çok daha geniş alanları kaplıyordu. Bölgemizde yer alan İznik Gölü’nün bugünkü seviyesinden 80-145 m. Daha yüksek olduğunu gösteren katmanlar saptanmıştır.
Orhaneli ilçesi sınırları içinde yer alan Şahinkaya Mağarası’nda, Uludağ Üniversitesi’nden Mustafa Şahin başkanlığında bir ekip tarafından yapılan araştırmalarda Paleolitik Çağ denilen Eski Taş Çağı’na ait bulgulara rastlanmıştır. Çakmak taşından yontularak elde edilen el aletleri Kocaeli-Kandıra ve Küçükçekmece-Yarımburgaz mağaralarında elde edilen buluntularla aynıdır. Milattan önce 50.000 yılına tarihlenebilirler. Yine kazılar neticesinde bölgemizde binlerce yıldır da iskân olduğu, kent tarihinin zamanımızdan yaklaşık 8.000 yıl geriye uzandığı anlaşılmıştır.

İnsanlık tarihindeki en köklü değişim, insanların göçebe yaşantılarını terk edip tarım hayatına geçmeleri ile meydana gelmiştir. Çeşitli türde yabani tohumların ekilmesi ile başlayan tarımsal faaliyetlere paralel olarak bazı hayvanların da evcilleştirilmesi ve bunların üreyerek ekonomik varlık haline gelmesi sonucunda insanlar sahip oldukları bu zenginliklere bağlanmak zorunda kalmışlar ve göçebe yaşam tarzını terk ederek yerleşik düzene geçmeye başlamışlardır. Şüphesiz bu yeni durum, yeni bir çağın başlangıcıdır ve Yeni Taş Devri demek olan Neolitik Çağ, bir devrim niteliği taşır.
İnsan topluluklarının tarımsal üretime geçtiği bu dönemle birlikte birçok gelişme de olmuştur. Beslenmek için artık av sürülerinin peşinden gitmeye ya da tüketilen hububatın yerine yenilerini aramaya gerek kalmamış, aksine ekilip biçilen bağlarının ve üreyip çoğalan hayvanlarının bakımı için sabit yerlerde hayat sürme kolaylığı doğmuş ve bunun da sonucunda köyler oluşmaya başlamıştır.

Kuzey Batı Anadolu’da yani bugünkü Marmara Bölgesi’nde ilk köyler milattan önce 6000 yıllarında kurulmaya başlandı. Bu yerleşim yerleri zamanla toprakla örtülüp üzerinde yeniden yerleşim oluşmuş ve bu şekilde üst üste gelmiş çok evreli yerleşim yerleri tepe biçimini almış ve böyle tepelere “Höyük” denilmiştir. Kadıköy Fikirtepe höyüğü, Marmara Bölgesi’nin çanak çömlek üretimi yapılan ilk Neolitik yani Cilalı Taş Devri yerleşimidir. Daha sonra M.Ö. 6500-6400‘lere tarihlenen Yenişehir Menteşe höyüğü ile M.Ö. 5900’lere tarihlenen İznik Gölü kenarındaki Ilıpınar höyüğü gelir. Ilıpınar halkı, avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş döneminin temsilcileridirler.

Hollandalı arkeolog Jacob Roodenberg başkanlığında yapılan Ilıpınar kazılarında Neolitik döneme ait birçok insan iskeletleri, taş, toprak, bakır ve kemikten yapılmış ev eşyaları, tarım araç gereçleri ortaya çıkarılmıştır. On evre yerleşim katmanı gösteren Ilıpınar’da halkın, iki katlı ahşap evlerde oturdukları, köyün etrafını ahşap çitle çevirdikleri, ekinlerini biçip öğüttükleri, ikinci kez yaşanan bir yangından sonra da köyü terk ettikleri anlaşılmıştır.

MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ
 Marmara Bölgesi’nin, Prehistorik Çağ olarak adlandırılan tarih öncesi geçmişiyle ilgili araştırmaların en önemlilerinden biri de Nilüfer ilçesi Akçalar beldesi dahilindeki Aktopraklık höyüğünde yapılmıştır. Ilıpınar kazılarında, insanlığın yerleşik hayata geçerek toprağı ekip biçmeye başladığı dönem olan Neolitik çağdan kalma bulgulara rastlanmış, bunun sonucunda da Orta Avrupa ve Balkan kültürünü oluşturan toplulukların tarım düzenine geçmelerinde bu bölgenin etkili olduğu sonucuna varıldığı ortaya konmuştu. Yakın bir zamanda İstanbul Üniversitesi’nden Necmi Karul başkanlığında kazı çalışmalarına başlanan Aktopraklık höyükte ulaşılan veriler ile 2005 yılında tespit edilen aynı höyüğün nekropolünde yani mezarlık bölgesinde ele geçen Geç Neolitik ve Erken Kalkolitik (M.Ö. 6000 - 5500) çağa ait arkeolojik bulgular Ilıpınar’da varılan sonuçları destekler mahiyettedir.

Anadolu’nun ne kadar önemli bir yarımada olduğu, “Medeniyetlerin beşiği” olarak tanımlanmayı ne denli hak ettiği, burada yeniden açığı çıkmaktadır. Asya ve Akdeniz medeniyetleri de bu açıdan önemlidir, zira bu dönem, dünyanın her ülkesinde aynı anda yaşanmış bir dönem değildi.. Örneğin, İngiltere’nin Neolitik Dönemi, M.Ö. 200’de, Roma dünyasıyla başlar, yani bizden binlerce yıl sonra.
Tabii ki, bölgenin tarihi bu iki höyükle sınırlı değildir ve yörede tespiti yapılmış 30’dan fazla höyük daha varsa da ancak birkaç tanesinde araştırma ve kazı yapılabilmiştir. Tüm Anadolu’da ise 20.000 kadar höyük bulunduğu tahmin olunmaktadır.

İznik-Çakırca köyünün 2 km. doğusunda bulunan Çakırca höyüğü, 200 metre çevresi ve 8 metre yüksekliği ile bu bölgedeki en büyük höyükler arasında sayılır. Etrafındaki arazilerin verimli ve sulak olmasından dolayı uzun yıllar yerleşim yeri olarak kullanılan höyüğün üzerinde ve çevresinde, günümüzde de bağların, ağaçların ve tarlaların yer alması üst kültür dokusunun bozulmasına sebep olmuştur. Yapılan yüzey araştırmalarında M.Ö. 2300 yıllarına tarihlenebilecek keramik buluntularına rastlanmıştır. Bundan başka M.Ö. 1900-1700 yılları arasındaki Orta Bronz Çağı’na ve M.Ö. 1300 Geç Bronz Çağı’na ait çanak çömlek buluntuları da, tarih öncesi denilen Prehistorik çağlarda, İznik ve çevresinde yaşayan insanların kültüründe keramik olduğunu ortaya koymaktadır.
Bunlardan başka, yine İznik’te Karadin höyüğü, Demirci höyüğü, Çiçekli-Üyücek höyüğünde de bol miktarda keramik kapların bulunmuş olması, İznik’in Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden önce de keramik ve çini merkezi olduğunu göstermektedir ki, ileriki haftalarda İznik’te Osmanlı sanatından bahsederken, İznik’te çini ve keramik sanatına da değinilecektir.

Gerek kazı çalışmaları yapılan höyüklerde gerekse tespiti yapılmış diğer höyüklerde yapılan yüzey araştırmalarında, bölgedeki yaşamın Neolitik çağdan tunç çağının sonlarına kadar (M.Ö 1200) kesintisiz olarak devam ettiği anlaşılmaktadır.
“Höyük” dediğimiz üst üste yerleşimlerin oluşturduğu bu tepeciklerin dışında bir de “Tümülüs” denilen tepeciklerinden kısaca bahsetmek gerekirse; İznik’in doğuya açılan Lefke/Osmaneli Kapısı’ndan çıkıldığında, M.Ö. 149’da öldürülen Bithynia kralı II. Prussias’a ait olduğu düşünülen ve halk arasında Berberkaya olarak bilinen bir mezar odası vardır. 18. yüzyıla kadar sağlam bir şekilde gelmiş olan mezar odası, defineciler tarafından dinamitlenerek 17 parça halinde, bulunduğu Elmalı dağının yamacına dağılmıştır. Bu bölgenin Bithynia, Roma ve Bizans döneminde nekropol yani mezarlık alanı olarak kullanıldığını biliyoruz, bir diğer tümülüs ise yine İznik – Elbeyli’de yer alan Dörttepeler tümülüsüdür. Günümüzde de Elbeyli Mezarlığı olarak kullanılan bu tepelerde karayollarının çalışmaları esnasında 2 adet mezar odasının girişi ortaya çıkmış ve bölge koruma altına alınmıştır.

ÇAĞLAR BOYU BURSA
 Bakır ile kalay alaşımı olan tuncun bulunuşuyla Anadolu’da M.Ö. 3000-1200 yılları arasında Tunç Çağı yaşanır. Bu çağ, kazılarda bulunan çanak çömleğin yapısına, üretim ve mimaride kullanılan tekniğin düzeyine göre de Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı olmak üzere üçe evreye ayrılır. Önceki çağlarda insanoğlu tarım, hayvancılık, dokumacılık ve çömlekçilik gibi buluşlar yapmıştı. Yeni bir dönem olan Tunç Çağı’nda ise, daha ince ve detaylı maden işçiliğine olanak sağlayan tuncun icadı ile bu teknoloji gelişmiştir. Bunun sonucunda çeşitli tasarımlarda süs ve takı eşyaları, eskisinden daha güçlü hale getirilmiş kılıç, kalkan, mızrak ve zırh gibi savaş aletleri yapılmaya başlanmıştır.

Erken Tunç Çağı dediğimiz M.Ö 3000-2000 tarihleri arasında daha çok tarıma dayalı köy kültürü sürdürülmekteydi, Mezopotamya ve Mısır’da yazının kullanılmaya başlamasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştı. Bu dönemde Balkanlar üzerinden gelerek Anadolu’ya geçen Hint-Avrupa kökenli Luviler önemlidir.
M.Ö. 2000-1500 Orta Tunç Çağı’dır, bugünkü Yunanistan’da ilk Grek kültürünün oluşturan ve genellikle Mikenler olarak adlandırılan kavmin M.Ö. 1600-1500 yıllarında, Doğu Akdeniz ve Anadolu’da ticaret kolonileri kurmalarıyla başlamaktadır. Homeros’un Akalar diye adlandırdığı bu ilk Helen kavmi bu tarihlerde Bugünkü adı Balat olan Miletos’a yerleşmişlerdir. Bu evrede Anadolu’da farklı diller konuşan halklar yaşamaktaydı. Aslında farklı kavimlerin daha önce de varlığı düşünülebilir fakat etnik kökenlerin anlaşılması ancak yazının kullanılmaya başlanması ile mümkün olabilmiştir. Yazılı belgelerden anlaşıldığına göre bu dönemde, Hint-Avrupa grubuna ait diller konuşan halklar Orta ve Batı Anadolu’da, Asya kökenli bir dil konuşan Hurriler Doğu Anadolu’da, Sami kökenli halklar ise güneydeki sıcak bölgelerde yaşamaktaydı.
Bu tarihten M.Ö. 1200’lü yıllara kadar olan evre Geç Tunç Çağı’dır. Kuzeybatı Anadolu için çok önemli hatta destansı bir şehir olan Troia bu dönemdeki en meşhur yerleşimdir. Hiti ve Miken uygarlıkları ile çağdaş olan bu kentte yazı henüz bilinmemekle beraber yüksek kültür seviyesine ulaşılmıştı. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarında bahsedilen Priamos’un kenti buradaydı.
M.Ö 1200 dolayları Demir Çağı ve tarihe Deniz Kavimleri Göçü olarak geçen dönemin başlangıcıdır. Bu dönemde Anadolu, Yunanistan, Mısır ve Suriye, karadan ve denizden gelen şiddetli göç dalgalarına sahne olmuş özellikle Anadolu ile Balkanlar, Ege ve Akdeniz üzerinden gelen istilacı kavimlerin saldırılarına maruz kalmıştır. Bu saldırılar sonucu Mısır, Hitit ve Troia krallıkları yıkılmış ve Batı Anadolu’da M.Ö. 1200 – 800 yılları arasında yaklaşık 400 yıllık bir “Karanlık çağ” yaşanmaya başlamıştır.

Bu göçler esnasında Bithynia bölgesinde Bebrig kavmi hakim olmuştur. Bir Helen destanında bunların Marmara denizinin güney sahillerinde yaşadıkları anlatılmaktadır. Bebrigler’in yaşadığı Karadeniz kıyısı, İstanbul boğazı ve Marmara denizi arasında kalan bu verimli topraklara daha sonra Yunanlılar ve Romalılar tarafından Bithynia adı verilecektir. M.S. I. yüzyılda yaşamış olan Romalı yazar Yaşlı Plinius ve onun çağdaşı Amasyalı Strabon ise bölgenin bu adı Trakyalı kavimlerin akınından sonra Bithynler ile Thynler’in adından alındığını söylerler.

Bursa ve çevresi bu krallıkların yıkılmasından en fazla etkilenen yörelerden biridir. Balkanlara yakın olan bu bölge, Anadolu’ya giren toplulukların ilk uğrak yeri olmuş ve M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren istilalara uğramıştır. Bu topluluklar arasındaki Bithyn ve Tynin gibi akraba olanlar bir araya gelerek, güneyde Mustafakemalpaşa, kuzeyde ise Marmara ve Karadeniz sahillerine kadar olan bölgede Bithynia Krallığı’nı kurmuşlardır. Bölge, daha sonra Perslerin hakimiyetine girerek 200 yıl kadar onların denetiminde kalmış ve daha sonra da Büyük İskender (III. Aleksandr) devrini yaşamış, onun ölümünden sonra da M.Ö. 330-30 arasında Helenistik dönem dediğimiz devirde, I. Nikomedes tarafından Bithynia krallığına bağlanmıştır.

Bugünkü Bursa şehrinin temelini oluşturan Antik Prusa kenti Bithynia kralı I. Prussias M.Ö.228-185) zamanında kurularak adını da kraldan almıştır. Bursa, ilçeleri İznik (Nikaia), Mudanya (Apameia), Gemlik (Kios), Uluabad, Gölyazı (Apollonia Ad Ryndacum) Orhaneli (Hadrianoi Ad Olympum) ve Mustafakemalpaşa (Miletopolis) ile birlikte, M.Ö. 74 yılında da IV. Nikomedes tarafından Roma Devletine bağlanmıştır.

Roma çağında da önemini koruyan kent Erken Bizans için çok önemli bölge olmuştur. Uludağ’da 4. yüzyıldan 8. yüz yıla kadar 50’ye yakın manastır inşa edildiğini bu yüzden Oros ton Kalegeron (Keşişdağı) denildiğini ve bu ismin 1922 yılına kadar kullanıldığını bu tarihte de Askeri Coğrafya Encümeni Azası Dr. Osman Şevki’nin girişimiyle Uludağ olarak yenilendiğini biliyoruz. Fakat bu manastırların 8. yüzyılda aniden terk edildiği anlaşılmıştır.

KURULUŞ VE GELİŞME
M.Ö. 1000 yıllarında Anadolu’nun batısı, Balkan kökenli köylü ve göçebe Yunanlılar tarafından adeta istilâ edilmiş ve bu durum, Anadolu’nun etnik yapısını büyük ölçüde değiştirmişti.
Trakya, Bithynia ve Anadolu’da görülen birçok kavmin ana yurdudur ve adını Hind-Avrupa kökenli Traklar’dan almıştır. Anadolu’ya M.Ö. 1200 yıllarında girmeye başlayan ve her biri ayrı bir bey kumandasındaki çeşitli boylardan oluşan Traklar’ın en bilinen ve adı geçenleri Frigler ve Mysler’dir. Amasyalı meşhur coğrafyacı Strabon, sayıları 22’yi bulan bu boylardan ikisinin Bithynler ile onlara akraba olan Thynler olduğundan bahseder ki, bu iki kabile Bursa’nın da içinde bir şehir olarak bulunduğu Bithynia eyaletinin kurucularıdır. Bithynia’nın Mysialılar tarafından da iskân edildiğini ve bu kavmin Frigyalılar ile birlikte İznik gölü etrafında yerleştiklerini de öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon ise Mysialılar’ın önce Uludağ yöresinde yaşadıklarını, Friglerin gelişiyle buradan göç ettiklerini söylerler.
Bthynia Krallığı’nın sınırlarını çizmek istersek, “Yaklaşık olarak bugünkü Kocaeli, Sakarya, Bolu, Bilecik, Bursa ve Yalova illeri, İstanbul’un Kocaeli tarafı ile Zonguldak ilinin batı yarısını kapsayan bölgedir” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bithynia, doğuda Paflagonya, batıda Mysia, güneyde ise Galatia ve Frigya ile komşudur. Anadolu’daki nüfus bölgeleri sürekli değişime uğramalarına rağmen bazı etnografik geleneklerin toplumlar arasında devam etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, M.Ö. 4. yüz yılda yaşamış Yunanlı yazar ve asker Ksenophon, hatıralarından oluşan Anabasis adlı eserinde, Mysialı (Günümüzde Balıkesir ilinin tümü, Manisa ve İzmir illerinin kuzey bölümleri, Kütahya ilinin batısını kapsayan bölge.).bir kişinin ellerinde iki kalkan ile ortaya çıkıp, biriyle savaşıyormuş gibi bazen kalkanları birbirine vurarak bazen de diz çökerek folklorik bir gösteri yaptığını anlatması, hemen aklımıza Bursa Kılıç Kalkan Ekibi’ni getirmektedir. Bundan başka, Akdeniz Bölgesi’nin antik çağ şehirlerinden olan Aspendos ve Selge’de, M.Ö. 5-4. yüz yıllarda basılan bazı paraların üzerinde yer alan yağlı güreş yapan pehlivan tasvirleri de, Anadolu’da hala yaşayan ve ata sporumuz olan yağlı güreşin kaynağı hakkında bilgiler sunmaktadır.

Tarihin kaydettiği ünlü şahsiyetlerden olan Makedonya Kralı Büyük İskender de, M.Ö. 4. yüz yıl ortalarında, beraberindeki dört bin kişi ile Çanakkale Boğazı’ndan Anadolu’ya girmiş ve konakladığı her menzilde halk tarafından karşılanmıştı. İskender’in boğazı geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen Uygarlığı ve bütün dünya için önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hellenistik Çağ olarak bilinen ve M.Ö. 333-30 tarihlerini kapsayan bu dönemde Hellen Uygarlığı, Asya ve Afrika’ya değin yayılmış, M.Ö. 650-545 arasında yaşanan Altın Çağ kadar olmamakla birlikte, insanlığa ikinci bir parlak dönem yaşatmıştır. Hellenistik Uygarlık, daha önceleri sağlam Hellen kültür temeline sahip olan Anadolu’da gelişip büyümüş, kalıntıları bugün dahi dünyayı ,derin bir şekilde etkileyen ileri bir uygarlığın yayılmasına sebep olmuştur. Hellen Uygarlığı’nın gerçek temsilcileri ve koruyucuları Bergama krallarıysa, önderleri de Bithynia krallarıdır.
İskender’in kültür politikası, Doğu Dünyası’nın düşüncesine saygı göstermiş ve böylece Doğu ve Batı arasında birleşme eğilimi oluşmuştur. Doğu’nun, Hellenizm ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu olan bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender, İran’da bir Persli gibi giyinmiş, karşısındakilerin kendi önünde yere kapanıp saygısını belirtmesine izin vermiş ve Mısır’da kendisine Tanrı Ammon’un oğlu olarak tapınılmıştır. İki ayrı düşüncenin bağdaşması sonucunda, Doğulu dinlerin baskın çıkarak Hıristiyanlık yolu ile Avrupa’ya yayılmasına sebep olmuştur.

Etrafa hiç zarar vermeden Uludağ’ın güneyinden geçip giderken de Bithynia’daki sömürgeci Yunan kentlerinin etkisini ortadan kaldırarak Bithynialılar’ın bağımsızlık savaşını kazanmasında etkili rol oynamıştır. Bithiynia Krallığı’nın temelleri yine bu süreçte, M.Ö. 328’de Zipoetes ile atıldı. Büyük İskender M.Ö. 323 yılında Babil’de ölünce onun generallerinden Seleukos’un kurduğu krallık, Anadolu’ya hakim olmak istemiş ve oğlu Antiokhos’un ordusu Bithiynia’dan geçerken Biyhiynia kralı Zipoetes tarafından tamamen yok edildi. Bazı kaynaklar, çok başarılı bir asker olup birçok savaşlar kazandıktan sonra M.Ö. 279 yılında ölen Zipoetes’in, aynı zamanda Bursa’nın da kurucusu olduğunu fakat kentin asıl gelişimi I. Prussias zamanına rastladığı için şehrin bu adla anıldığını ileri sürerler.

 ULUDAĞ’IN ETEĞİNDE
Bursa tarihi için önemli kişilerden biri de Kartacalı komutan Hannibal’dir. M.Ö. 247’de Kartaca’da doğmuş, iyi bir eğitim almış ve henüz çok genç iken de savaşlara katılmıştır. Roma yönetimi onu ortadan kaldırma kararı alınca Kartaca’yı terk ederek önce Suriye’ye Seleukoslar’a, M.Ö. 188’deki Dinar barışından sonra da Bithiynia’ya sığınmıştır. Antlaşma metninde yer alan, Hannibal’in on beş bin fili ile birlikte Romalılar’a teslim edilmesi maddesi, kendisinin filleri ile tanınmasına sebep olmuştur. Bu tarihten sonra Bithynia’nın o zamanki başkent Kocaeli’nin planlanmasına yardım etmesi şartıyla I. Prussias’ın yanına gelen Hannibal’in, I. Prussias ile birlikte Bursa kalesinin planlanmasında da bulunduğu düşünülmektedir. Bu fikirden yola çıkarak merhum Kazım Baykal, “Şehrin alt yapı tesisleri bugün ortaya çıkmaktadır. Pınarbaşı suyunu getirmişler, Kırkodalar Mahallesi’ndeki iki evde on üç basamakla inilen yer altı çeşmesi Anibal’in yapısıdır.” demektedir. Bursa’nın 2. yüzyıl başında epeyce gelişmiş bir kent olduğu bilindiğine göre, M.Ö. 188’den sonra Hannibal’in gelişinde şehrin etrafında sur inşaatının devam etmekte olduğu ve belli bir aşamadan sonra kendisinin müdahale ettiği fikri daha akla yatkındır. Belki de surlara yapılan ilavelerde ve plan değişikliği ile birlikte alt yapı çalışmalarında katkısı olduğu söylenebilir.

Bölgenin güneybatı kesimindeki en ünlü kenti Bursa, Olympos/ Uludağ’ın eteğinde oluşu ve bu civardaki aynı adla bilinen diğer yerleşim birimlerinden ayrılabilmesi için Prusa ad Olympum olarak anılıyordu. Kendi yönetimine ait ilk sikkelerini M.Ö. 1. yüz yılda basmaya başlayan Bursa, eski çağlarda da sıcak su kaynakları ve kaplıcaları ile ünlüydü.

Bithynia, Roma’ya bağlandıktan sonra Prokonsüller hükümeti zamanında düşmüş ve imparatorluğun genel yönetimine girmiştir. Roma’nın bir ili ilan olunan Bithynia, tam yetkili vali demek olan prokonsüller tarafından yönetiliyordu. Birkaç imparatorun ziyaret ettiği Bithynia, imparatorluğa geçmek isteyenlerin hak iddia ederek yaptıkları savaşlara sahne olmuştur.

Roma İmparatoru Traianus’un M.S. 111 yılında Bithynia’ya vali atadığı ve aynı zamanda yargıç olan Genç Plinius’un, imparatora yazdığı mektuplardan, yaptığı imar faaliyetleri hakkında bazı bilgiler ediniyoruz. Bu mektuplarda daha çok Bithynia’nın Nikomedia/Kocaeli ve Nikaea/İznik şehirlerindeki bayındırlık hizmetleri anlatılmaktaysa da, Vali Plinius’un, Prussia/Bursa ile ilgili şu satırları gayet önemlidir; “Bursalılar’ın eski bir hamamı vardır, o da kötü bir durumdadır. İzniniz olursa bu hamamı yeniden yapmak istiyorlar, inceledikten sonra zannederim yenisini yapmak gerekecektir. Hamamın inşası için gerekli para ise şu kaynaklardan sağlanacak. Kişilere yüklenen özel vergi, hamamın zeytinyağı harcamalarında kullanılması gelenek haline gelmiş olan parasının bu kez inşaat için harcanması. Bu hamamın inşası, kentin güzelleşmesi ve saltanatın ihtişamı anlamına gelir.” İmparator Traianus, halkın üzerine yeni bir vergi yükü getirmemek kaydıyla hamamın bina edilmesi teklifini kabul etmiştir.

Vali Plinius’un bir diğer mektubunda ise, yeniden yapılacak hamamın yeri için, günümüzde Saltanatkapı girişinde bulunan Lala Şahinpaşa Medresesi’nin yerini göstermekte ve “Ben hamamın aynı yere yapılmasını ve çevresine açık kuşaklarla, kemerli ve direkler üzerine yapı yapılmasını yahut yalnız oturacak yerler yapılmasını öneriyorum Bu bina, tüm güzelliklriyle şahsınıza layık bir eser olacaktır.” Buna cevaben İmparator Traianus, o arazinin bir vakfa ait olmaması halinde binaya izin vereceğini belirtmektedir. Bahsedilen yerde bugün medresenin bulunması, eğer sonraki devirlerde yıktırılıp ortadan kaldırılmadıysa, bu hamamın buraya yapılmamış olduğunu düşündürmektedir. Bu mektuplarda, özgün yapılarla süslenmiş bir kent tasvirinin yapıldığı Bursa’da bir hamam, bir şehir meydanı ve ortasında kütüphanesi ile büyük bir köşkün varlığı anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, Traianus’un heykelinin olduğu da düşünülmekteyse de elimizde sağlam bir bilgi yoktur. Hisariçi’nde yapılan kazılarda bazı heykel kaideleri ve büstler ortaya çıkarılmış fakat bunların kimlere ait olduğu henüz tespit edilememiştir.

Bu arada, bir de Bursa doğumlu olup da Bursa’yı kendi parası ile güzelleştirmek için planlar yapan Dionysos Chrysostomos adlı, zengin ve iyi bir hatip olduğu için “Altın ağız” lakabıyla tanınan bir kişinin çalışmaları varsa da Vali Plinius buna engel olmuştur.

Bursa’nın sıcak su kaynakları ve kaplıcalarından bahsedilmemesi, Romalılar’ın bunlardan haberdar olmadığını göstermektedir. Romalıların farkına varmadıkları kaplıcalar, Bizanslı yöneticilerin dikkatini çekmiş ve bu kaynakların yakınında Pythia yerleşmesi kurulmuştur ki, günümüzde Çekirge semti olduğu kabul edilebilir.


8 Nisan 2012 Pazar

BURSA 36 BİN NÜFUSLU KÜÇÜK BİR ŞEHİRDİ


Röportaj: Türkan GENÇ
Operatör Dr. Avni Domaniç, asırlık bir çınar. Dünya ve Balkan savaşlarına tanıklık etti. 2 Osmanlı padişahı, 11 Cumhurbaşkanı ve 28 Başbakan ile NATO’nun kuruluşu, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgali, TBMM’nin açılışı, Türk alfabesinin kabulünü gördü. 100. doğum günü, mezun olduğu Erkek Lisesi Mezunları Derneği tarafından düzenlenen partiyle kutlandı. Uzun yaşamı, ilginç olaylar ve anılarla dolu, adeta canlı bir tarih Domaniç'in hayatından kesitler ilginizi çekecek...

Avni Bey sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Gemlik’in Muratoba köyündenim. Babamı maalesef göremedim. 1. Cihan Harbi’nde Çanakkale’de şehit olmuş. Dedem vardı, Halil Ağa derlerdi. İlkokulu bitirdim, liseye gideceğim. O vakit Bursa’da orta mektep, yalnız Erkek Lisesi vardı. Dedem beni okutmak istemiyor, kurdukları düzenin başına beni geçirmek istiyordu. Fakat “Mutlaka tahsil yap, sakın bırakma” diyen Murat adlı hocamın teşvik etmesiyle dedem beni Erkek Lisesi’ne yazdırdı.
Liseyi bitirince çalışmaya başlayacaktım. Paraya ihtiyacımız vardı. Umurbey köyü bize 3 kilometredir. O zaman Başbakan olan Celal Bayar’ın oğlu Refik Bayar, İstanbul’da bir şirketin müdürüydü. Onun aracılığıyla İstanbul’da bir bankada işe başlayacaktım. Devam mecburiyeti olmadığı için de Ticari İlimler Akademisi’ne yazıldım. Gemlik’e eşyalarımı almaya geldiğimde, sonradan kayınpederim olacak kişi, seçtiğim yolun yanlış olduğunu, kendime bir meslek seçmem gerektiğini söyledi. Bunun üzerine tıbbiyeye yazıldım. Başarıyla da mezun oldum.

Celal Bayar ile nasıl tanıştınız?
Ben köylüyüm. Muratobalı’yım. Bizim köyümüzde okur-yazar diye kimse yokmuş. Tıbbiyenin ikinci sınıfındaydım, Gemlik’e izne geldim. Dr. Ziya Bey dedi ki, “Bana bak sen bugün köye gitme, Celal Bayar gelecek Umurbey’e, seni onunla tanıştırayım”. Bekledim, hakikaten de öyle. O vakit Umurbey’e tekerlekli vasıta çıkmıyor. Yol yok. Patika yol var. Ondan sonra doktor bey, belediye reisi atlar hazırlattı. Geldi Celal Bayar, Müsteşarı, bir de Bursa Valisi beraber. Beni tanıştırdı, “Muratoba köyünden tıbbiye ikinci sınıfta” deyince Bayar şaşırdı, böyle bir acayip falan oldu. “Ben Umurbey’de Rüştiyeye devam ederken, Muratoba Köyü’nde bir tek okur-yazar kimse yoktu. Mektuplarını bize getirirlerdi, biz okurduk. Şaşkınlığım bundandır” dedi. Hiç unutmam onu.

“CELAL BAYAR'IN 'ADAMI' DİYE ALMANYA'YA GÖNDERMEDİLER”
Öğrenciyken Sağlık Bakanlığı'nın yurtlarında kaldık bedava. Onun karşılığı mecburi hizmet vardı. Tuttular beni, o zamanlar harekat bölgesi olan Tunceli’nin Ovacık kazasına atadılar. Kimsem de yoktu. Celal Bayar’ı tanıyoruz ya, kendisini ziyarete gittim. Mezuniyetimi tebrik etti. Ne yapmayı düşündüğümü sordu, derken bu sırada yanına gelen kalem müdürü, “Doktor bey Avrupa’da ihtisas yapmak istiyor, kendisi söyleyemiyor” dedi. Aslında böyle bir şey ne konuştuk, ne de adamı tanıyordum. O anda gelişen bir şeydi. Celal Bayar da hemen “Doktor Avni Bey 5 sene müddetle Almanya'ya gidecek ihtisas yapacak”  diye talimat verdi. Ooooo ben uçuyorum artık. Ama öyle bir hal oldu ki, Atatürk vefat etti. Olaylar karıştı, kıyametler kopuyor. Beni de Ovacık’a gönderdiler. Almanya' ya ‘Celal Bayar'ın adamı’ diye gidemedim.

“MARAŞ'TA ŞANSIM DÖNDÜ, AMERİKA'DA ÜÇ YIL KALDIM”
İkinci Cihan Harbi devam ediyor. Sonra mecburi hizmeti bitirdik. İzmir Devlet Hastanesi'ne asistan olarak atandım. İhtisasımı bitirdim, operatör oldum. Buradan beni yine kimsemiz olmadığı için Maraş Devlet Hastanesi başhekimliğine tayin ettiler. Maraş'a gittim, orada şansım döndü. Maraş Mebusu Kemal Beyazıd Sağlık Bakanı oldu. Maraş’a geldi, benim çalışmalarımı gördü. Çok beğendi, takdirname gönderdi. Bir gün bana dedi ki, “Bakın doktor bey, ben Maraşlıyım. Maraş’ı da çok iyi bilirim. Maraşlılar sizi çok seviyorlar, ama sizin Maraş’ı sevmenize imkan, ihtimal yok. Size bir şeyler yapayım ki, sevgi karşılıklı olsun, tek taraflı sevgi oluca zaten bir şey ifade etmez. Bunun için maaşınızı iki derece üst yapabilirim.” Ben de kendisine, “Sayın Bakanım benim paraya pek düşkünlüğüm yok, ama bir şeyim var, Amerika’ya gitmek istiyorum” dedim. “O kolay” dedi ve beni Amerika'ya gönderdi. 3 sene Amerika da kaldım. İhtisas yaptım.
Amerika dönüşünde Bursa Devlet Hastanesi cerrahi kısmına şef olarak tayin edildim. 1955- 60 yıllarında zannedersem. İbrahim Öktem adındaki bir operatör, Demokrat Parti mebusu olup gitmişti, onun yerine tayin ettiler. 15 sene kaldım cerrahi kısmının başında.

Eski Bursa’dan kalan neler var aklınızda?
Ben lise talebesiyken, Bursa Valisi Fatım Bey idi. Bir onun otomobili var, başka ne özel ne resmi araba var. Gemlik-Bursa arasında postaları, atlı arabalar yapıyor. Arabalarda şilteler var, yolcular bağdaş kurup oturuyor. Gemlik’ten araba kalkıyor, öğleye kadar tangır tungur. Tepederbent denilen yerde -Selçukgazi köyünün yanında- orada duruyorlar, atlarını boşaltıyor, sularını içiriyor, yemlerini veriyor, yolcular da iniyor, ne varsa bir şeyler yiyor, içiyor tekrar arabaya biniyoruz. Akşam üzeri Bursa’dayız. Bunlar çok enteresan.
Bursa’da o zamanlar faytonlar var. Ben o zaman 12-14 yaşındayım. Bir de yaysız arabalar var, adına tarika mı diyorlardı ne, basit arabalar. Faytonlar çok pahalıydı binemiyorduk. Şehirde tatil günleri birkaç arkadaş çıkıyorduk, o yaysız arabalara biniyorduk. 45 dakikada Çekirge'ye gidiyorduk. Kaplıcalarda falan banyo yapıyorduk. Yine biniyorduk, 45 dakikada liseye dönüyorduk.

SANAYİ GELDİ, NAYLON ÇIKTI, HER ŞEY DEĞİŞTİ!
36 bin nüfuslu küçük bir şehirdi. Eskiden kozacılık çok ilerdeydi. Bütün köylerde kozacılık vardı. Koza Han var ya, küfelerle koza dolardı, köylüler getirirdi. Kapalı Çarşı baştan aşağıya hep koza dolardı. Naylon çıkınca bitti, kalmadı. Parkın karşısı, Ziraat Bankası’nın olduğu yerler, evler falan yapıldı, orası baştan aşağı mezarlıktı. Satışlar çok enteresandı. Adamlar omuzlarında şerbet dağıtırlardı. Çok enteresan günler yaşadık. Sanayi gelince her şey değişti.
Kültürpark çiftlikti. Eski evler çok güzeldi. İki deresi vardı. Pınarbaşı suyu diye bir su vardı. Havuzlar vardı, bahçeli evlerdi hep. Şimdi hepsi değişti gitti. Altıparmak’a başlamadan, şimdi SSK Müdürlüğü var ya, orada bir zatın konağı vardı ahşap. Çok muazzam bir konaktı.

ESKİ BURSA'DA İNSANLAR BİRBİRİNE KARŞI GAYET NAZİKTİ...
Tayyare Sineması diye bir sinema vardı. Başka bir şey yoktu. Şark sonradan oldu. İnsanlar birbirine karşı gayet iyiydi, nazikti, herkes birbirini tanırdı. Biz çıkardık Yeşil’e giderdik, saçlarımızı briyantinle tarardık. Yeşil tarafına yürürdük. Atatürk Caddesi yoktu, yani ben geldiğimde. Altıparmak’ın daracık bir yolu vardı, çok Yahudi vardı orada. Yahudilik derlerdi, kimse de giremezdi. Çocukları, Yahudilik denilen yerde ‘sizi fıçıya atarlar’ diye korkuturlardı.

“BÜTÜN KÖYLÜ DAĞA ÇIKTIK”
Kurtuluş Savaşı yıllarından ne gibi olaylar hatırlıyorsunuz?
 Bizde kiraz ağacı çoktur. Dedem Gemlik’e kiraz satmaya gidiyor, fakat kirazlarla beraber döndü geldi bir gün. İki gözü iki çeşme. “Yandık, bittik, mahvolduk” diyor. İngilizler Gemlik’i işgal etmiş. Ondan sonra 15-20 gün falan kaldı İngilizler Gemlik’te. Sonra Yunanlılara devrediyor.
Kayınpederim Dr. Ziya Kaya Bey’den dinlediğim şey o. İngiliz donanmasından bir kısmı gelmiş Gemlik’e bir filikayla. Bir de yanlarında Yunan tercüman. Bizim kayınpeder Belediye reisiymiş, “Gemlik’i işgal edeceğiz, sakın en küçük bir hareket olmasın. Yoksa Gemlik’i yakarız” demişler. Bizimkiler de demiş ki, “Sakın böyle bir şeye tenezzül etmeyin, çeteler var. Biz anlatamadık, çetelere. En küçük bir hareket ederseniz -hepsi Rum zaten Gemlik’in- bütün Rumları yakacaklar. Donanma bırakıp geri gidiyor. Bir hafta sonra blöf olduğunu öğreniyor, tekrar geliyor işgal ediyorlar. Gemlik jandarma kumandanı, Gemlik Belediye Dr. Ziya Kaya Bey ve bazı kimseler Katırlı köyü var, buradan yaya olarak Yenişehir’e geçmek istiyorlar. Yenişehir’de Milli Kuvvetler var. Katırlı Köyü’nü geçiyorlar, Sultancılar bunları çeviriyor, ellerinde ne varsa alıyor ve çok enteresandır, kendilerini bırakıyorlar, bunlar da milli kuvvetlerin tarafına geçiyorlar.

TAVUKLARINI BİLE YANINA ALAN VARDI
Son zafer kazanılmadan evvel, bizim köye herhalde bir haber gelmiş olacak ki, bütün köylü karşıki dağa geçtik. Ooo bir rezalet ki, görseniz… Tavuklarını bile alan vardı yanına. Orada bir akşam falan kalındı. Ertesi akşam dendi ki, dağ aşılacak, arka tarafta Yenişehir var, Milli Kuvvetlere kavuşulacak. Gece yarısı hareket ettik. Gece oldu, dediler ki; yerimiz belli, yerimizi değiştirmemiz lazım, baskın yaparlar. Kalktık biz yer değiştireceğiz. Bizim köyde bir kadın var, 120-130 kiloluk Hürmüz Ana diyorlar, çok şişman. Köyün ileri gelenlerinden, zenginlerinden falandı. Onu da ata bindirdiler. Yerimizi değiştiriyoruz biz. Birden silahlar patlamaya başladı. Herkes çil yavrusu gibi dağıldı. Bu kadıncağız da atın üstünde kaldı. Düştü, ayağının birisi bağlı kalmış, böyle duruyor, at da durmuş. Herkes kaçtı saklandı. Ondan sonra o kadının sesi duyulmaya başladı. “Gelin, kaçmayın, bizimkiler geldi, bunlar bizim askerlerimiz” diye bağırıyor. Ama ileri gelenler, yaşlılar konuşuyorlar, “İnanmayın bunlar Çerkezlerdir” diye. Çünkü Çerkezler, Yunan işgali zamanında Halifelerin ordusu, yani padişahın ordusundandı. Hiç unutmam Halil Ağa diye bir adam vardı, o dedi ki, “Bakın arkadaşlar, ben gideceğim ama ne olursa olsun, hakikati bağıracağım. Ama beni öldürürler bilmem.” Ondan sonra bu adam gitti, baktık Hürmüz Ana ve bizim askerler, beraber hoop çıkageldiler. O geceyi hiç unutmayız. Asker tabii bizi bıraktı ve Mudanya'ya devam etti.

Hayme Ana’nın türbesini onartan ve geleneksel Söğüt Şenlikleri’ni de başlatan kişisiniz. Bunu anlatır mısınız?
Büyüklerimden dinledim hep Hayme Ana’yı, Domaniç’i falan... 1934 yılında tıbbiye de tahsilimi yapıyorum, Soyadı Kanunu çıktı. Anlatılanlar, Hayme Ana’nın hikayesi bana o kadar tesir etmiş ki, hiç düşünmeden, hatta görmeden Domaniç soyadını aldım. Bizimkiler oradan gelmişler zaten. 1982 yılında, soyadı aldıktan tam yarım asır sonra gördüm Domaniç’i.
Görmeye gitmiştim Domaniç’i. Belediye Reisi Rasim Karakoç, beni Domaniç'in Çarşamba Köyü'nde Hayme Ana’nın türbesine götürdü. Türbeyi görünce inanın ki çarpılmışa döndüm. Bir bahçe içersinde yapılmış türbe, bir tarafında okul, bir tarafında konukevi var. Türbe taştan olduğu için pek fazla yıkılmamış. Konukevinin ve okulun çatıları içeri çökmüş, kapıları devrilmiş, cam çerçeve kırılmış, bahçe duvarı yıkılmış. Bahçenin bir tarafında hayvanlar oturuyor, bir tarafında köylüler oturmuş. Kimsenin haberi yok, bilgisi, ilgisi yok. İlk dikkatimi çeken şey, bir camileri var, yine milyarlar sarf ederek ikinci bir cami yaptırıyorlar. Tuttum bu harap olmuş ecdada ait binaların 16 poz resmini çektim ve bu resimleri birer yazıyla bu binaların restorasyonu için ait oldukları yere, mercilere gönderdim. Bu konuda yıllarca çalıştım. Dosyası vardır. Nihayet 10 sene sonunda restore edildi, pırıl pırıl oldu türbe. 

Türbenin restorasyonundan sonra ne gibi gelişmeler oldu? 
Sonrasında Domaniç’e bağlı Domur köyün muhtarı geldi bana ve “Bizim köyde 5 dekarlık arazi çamlık. Bütün çamlar kesildi, ama bir çam ağacı var ki, kimse dokunamıyor. Hatta iki sene önce bir adam geldi, kollarından çıra yapacakmış düştü öldü” dedi. Kalktım gittim o köye, muhtarı gördüm, ağaç bir fırtına sonu devrilmiş yatıyordu. Ağacın yaşının tespiti için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne müracaat ettim. Orman Fakültesi dekanı, botanik kürsüsü direktörü Prof. Burhan Aytuğ diye birisini gönderdi. Oradan ağacın gövdesini buldular, aldı gitti. Bir hafta sonra rapor geldi, ağaç 750 yaşında. Yani Hayme Ana Osmangazi’yi sallamış dedik ya, işte o ağaçtı bu. Bunun üzerine ağacın koruma altına alınması için yazı yazdım. Kültür Bakanlığı ağacı koruma altına aldı. Size tavsiye ederim, gidin görün oraları. Ağacın kökünün olduğu yere bir çam fidanı diktirildi, adı Cumhuriyet Fidanı koyuldu. 

Söğüt şenlikleri nasıl başladı? 
Türbenin restorasyon ve ağacın tespit edilip koruma altına alınmasından sonra Söğüt'e gittim. Kaymakam Kemal bey ve reis vardı Eser bey, onlarla görüştüm. Büyüklerimden dinlediklerimi anlattım. Beraber karar aldık, eylülün birinci pazar günü merasime Domaniç’ten başlayacağız ve Hayme Ana türbesinin orada obalar kuracağız, çadırlar kuracağız, günün manasını ifade eden konuşmalar yapılacak. İkinci pazar günü de Söğüt’te merasime devam edilecek ve 1985 yılından beri de böyle devam ediyor. Plaketler de aldık. Bunlar benim hayatımda büyük mutluluk kaynağı. 

Uzun ömrünüzün, sağlığınızın sırrı nedir?
Gençken belki bir iki duble rakı içerdik. Ama sonra bıraktım. Sigara da hiç içmedim. Sonra bir şeyim vardır, benim talebelikte bile, mesela yarın imtihana gireceğiz değil mi, arkadaşlarım uyumazlar, çalışırlar falan. Ben zamanım doldu mu, yatar uyurdum. Düzenli bir hayatım var. 98 yaşındayım. Her gün bir saat yürürüm. Kış aylarında evimin içinde yürüyüş yaparım. Hayatta neyi istediysem hep başardım, hep karşılığını da gördüm. Tanrı’ya teşekkür ediyorum.
(Bu röportajdan 2 yıl sonra, 2010 yılında 100 yaşındayken hayatını kaybeden Dr. Avni Domaniç’i rahmetle anıyoruz.)