Muratoba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muratoba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2012 Pazar

BURSA 36 BİN NÜFUSLU KÜÇÜK BİR ŞEHİRDİ


Röportaj: Türkan GENÇ
Operatör Dr. Avni Domaniç, asırlık bir çınar. Dünya ve Balkan savaşlarına tanıklık etti. 2 Osmanlı padişahı, 11 Cumhurbaşkanı ve 28 Başbakan ile NATO’nun kuruluşu, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgali, TBMM’nin açılışı, Türk alfabesinin kabulünü gördü. 100. doğum günü, mezun olduğu Erkek Lisesi Mezunları Derneği tarafından düzenlenen partiyle kutlandı. Uzun yaşamı, ilginç olaylar ve anılarla dolu, adeta canlı bir tarih Domaniç'in hayatından kesitler ilginizi çekecek...

Avni Bey sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Gemlik’in Muratoba köyündenim. Babamı maalesef göremedim. 1. Cihan Harbi’nde Çanakkale’de şehit olmuş. Dedem vardı, Halil Ağa derlerdi. İlkokulu bitirdim, liseye gideceğim. O vakit Bursa’da orta mektep, yalnız Erkek Lisesi vardı. Dedem beni okutmak istemiyor, kurdukları düzenin başına beni geçirmek istiyordu. Fakat “Mutlaka tahsil yap, sakın bırakma” diyen Murat adlı hocamın teşvik etmesiyle dedem beni Erkek Lisesi’ne yazdırdı.
Liseyi bitirince çalışmaya başlayacaktım. Paraya ihtiyacımız vardı. Umurbey köyü bize 3 kilometredir. O zaman Başbakan olan Celal Bayar’ın oğlu Refik Bayar, İstanbul’da bir şirketin müdürüydü. Onun aracılığıyla İstanbul’da bir bankada işe başlayacaktım. Devam mecburiyeti olmadığı için de Ticari İlimler Akademisi’ne yazıldım. Gemlik’e eşyalarımı almaya geldiğimde, sonradan kayınpederim olacak kişi, seçtiğim yolun yanlış olduğunu, kendime bir meslek seçmem gerektiğini söyledi. Bunun üzerine tıbbiyeye yazıldım. Başarıyla da mezun oldum.

Celal Bayar ile nasıl tanıştınız?
Ben köylüyüm. Muratobalı’yım. Bizim köyümüzde okur-yazar diye kimse yokmuş. Tıbbiyenin ikinci sınıfındaydım, Gemlik’e izne geldim. Dr. Ziya Bey dedi ki, “Bana bak sen bugün köye gitme, Celal Bayar gelecek Umurbey’e, seni onunla tanıştırayım”. Bekledim, hakikaten de öyle. O vakit Umurbey’e tekerlekli vasıta çıkmıyor. Yol yok. Patika yol var. Ondan sonra doktor bey, belediye reisi atlar hazırlattı. Geldi Celal Bayar, Müsteşarı, bir de Bursa Valisi beraber. Beni tanıştırdı, “Muratoba köyünden tıbbiye ikinci sınıfta” deyince Bayar şaşırdı, böyle bir acayip falan oldu. “Ben Umurbey’de Rüştiyeye devam ederken, Muratoba Köyü’nde bir tek okur-yazar kimse yoktu. Mektuplarını bize getirirlerdi, biz okurduk. Şaşkınlığım bundandır” dedi. Hiç unutmam onu.

“CELAL BAYAR'IN 'ADAMI' DİYE ALMANYA'YA GÖNDERMEDİLER”
Öğrenciyken Sağlık Bakanlığı'nın yurtlarında kaldık bedava. Onun karşılığı mecburi hizmet vardı. Tuttular beni, o zamanlar harekat bölgesi olan Tunceli’nin Ovacık kazasına atadılar. Kimsem de yoktu. Celal Bayar’ı tanıyoruz ya, kendisini ziyarete gittim. Mezuniyetimi tebrik etti. Ne yapmayı düşündüğümü sordu, derken bu sırada yanına gelen kalem müdürü, “Doktor bey Avrupa’da ihtisas yapmak istiyor, kendisi söyleyemiyor” dedi. Aslında böyle bir şey ne konuştuk, ne de adamı tanıyordum. O anda gelişen bir şeydi. Celal Bayar da hemen “Doktor Avni Bey 5 sene müddetle Almanya'ya gidecek ihtisas yapacak”  diye talimat verdi. Ooooo ben uçuyorum artık. Ama öyle bir hal oldu ki, Atatürk vefat etti. Olaylar karıştı, kıyametler kopuyor. Beni de Ovacık’a gönderdiler. Almanya' ya ‘Celal Bayar'ın adamı’ diye gidemedim.

“MARAŞ'TA ŞANSIM DÖNDÜ, AMERİKA'DA ÜÇ YIL KALDIM”
İkinci Cihan Harbi devam ediyor. Sonra mecburi hizmeti bitirdik. İzmir Devlet Hastanesi'ne asistan olarak atandım. İhtisasımı bitirdim, operatör oldum. Buradan beni yine kimsemiz olmadığı için Maraş Devlet Hastanesi başhekimliğine tayin ettiler. Maraş'a gittim, orada şansım döndü. Maraş Mebusu Kemal Beyazıd Sağlık Bakanı oldu. Maraş’a geldi, benim çalışmalarımı gördü. Çok beğendi, takdirname gönderdi. Bir gün bana dedi ki, “Bakın doktor bey, ben Maraşlıyım. Maraş’ı da çok iyi bilirim. Maraşlılar sizi çok seviyorlar, ama sizin Maraş’ı sevmenize imkan, ihtimal yok. Size bir şeyler yapayım ki, sevgi karşılıklı olsun, tek taraflı sevgi oluca zaten bir şey ifade etmez. Bunun için maaşınızı iki derece üst yapabilirim.” Ben de kendisine, “Sayın Bakanım benim paraya pek düşkünlüğüm yok, ama bir şeyim var, Amerika’ya gitmek istiyorum” dedim. “O kolay” dedi ve beni Amerika'ya gönderdi. 3 sene Amerika da kaldım. İhtisas yaptım.
Amerika dönüşünde Bursa Devlet Hastanesi cerrahi kısmına şef olarak tayin edildim. 1955- 60 yıllarında zannedersem. İbrahim Öktem adındaki bir operatör, Demokrat Parti mebusu olup gitmişti, onun yerine tayin ettiler. 15 sene kaldım cerrahi kısmının başında.

Eski Bursa’dan kalan neler var aklınızda?
Ben lise talebesiyken, Bursa Valisi Fatım Bey idi. Bir onun otomobili var, başka ne özel ne resmi araba var. Gemlik-Bursa arasında postaları, atlı arabalar yapıyor. Arabalarda şilteler var, yolcular bağdaş kurup oturuyor. Gemlik’ten araba kalkıyor, öğleye kadar tangır tungur. Tepederbent denilen yerde -Selçukgazi köyünün yanında- orada duruyorlar, atlarını boşaltıyor, sularını içiriyor, yemlerini veriyor, yolcular da iniyor, ne varsa bir şeyler yiyor, içiyor tekrar arabaya biniyoruz. Akşam üzeri Bursa’dayız. Bunlar çok enteresan.
Bursa’da o zamanlar faytonlar var. Ben o zaman 12-14 yaşındayım. Bir de yaysız arabalar var, adına tarika mı diyorlardı ne, basit arabalar. Faytonlar çok pahalıydı binemiyorduk. Şehirde tatil günleri birkaç arkadaş çıkıyorduk, o yaysız arabalara biniyorduk. 45 dakikada Çekirge'ye gidiyorduk. Kaplıcalarda falan banyo yapıyorduk. Yine biniyorduk, 45 dakikada liseye dönüyorduk.

SANAYİ GELDİ, NAYLON ÇIKTI, HER ŞEY DEĞİŞTİ!
36 bin nüfuslu küçük bir şehirdi. Eskiden kozacılık çok ilerdeydi. Bütün köylerde kozacılık vardı. Koza Han var ya, küfelerle koza dolardı, köylüler getirirdi. Kapalı Çarşı baştan aşağıya hep koza dolardı. Naylon çıkınca bitti, kalmadı. Parkın karşısı, Ziraat Bankası’nın olduğu yerler, evler falan yapıldı, orası baştan aşağı mezarlıktı. Satışlar çok enteresandı. Adamlar omuzlarında şerbet dağıtırlardı. Çok enteresan günler yaşadık. Sanayi gelince her şey değişti.
Kültürpark çiftlikti. Eski evler çok güzeldi. İki deresi vardı. Pınarbaşı suyu diye bir su vardı. Havuzlar vardı, bahçeli evlerdi hep. Şimdi hepsi değişti gitti. Altıparmak’a başlamadan, şimdi SSK Müdürlüğü var ya, orada bir zatın konağı vardı ahşap. Çok muazzam bir konaktı.

ESKİ BURSA'DA İNSANLAR BİRBİRİNE KARŞI GAYET NAZİKTİ...
Tayyare Sineması diye bir sinema vardı. Başka bir şey yoktu. Şark sonradan oldu. İnsanlar birbirine karşı gayet iyiydi, nazikti, herkes birbirini tanırdı. Biz çıkardık Yeşil’e giderdik, saçlarımızı briyantinle tarardık. Yeşil tarafına yürürdük. Atatürk Caddesi yoktu, yani ben geldiğimde. Altıparmak’ın daracık bir yolu vardı, çok Yahudi vardı orada. Yahudilik derlerdi, kimse de giremezdi. Çocukları, Yahudilik denilen yerde ‘sizi fıçıya atarlar’ diye korkuturlardı.

“BÜTÜN KÖYLÜ DAĞA ÇIKTIK”
Kurtuluş Savaşı yıllarından ne gibi olaylar hatırlıyorsunuz?
 Bizde kiraz ağacı çoktur. Dedem Gemlik’e kiraz satmaya gidiyor, fakat kirazlarla beraber döndü geldi bir gün. İki gözü iki çeşme. “Yandık, bittik, mahvolduk” diyor. İngilizler Gemlik’i işgal etmiş. Ondan sonra 15-20 gün falan kaldı İngilizler Gemlik’te. Sonra Yunanlılara devrediyor.
Kayınpederim Dr. Ziya Kaya Bey’den dinlediğim şey o. İngiliz donanmasından bir kısmı gelmiş Gemlik’e bir filikayla. Bir de yanlarında Yunan tercüman. Bizim kayınpeder Belediye reisiymiş, “Gemlik’i işgal edeceğiz, sakın en küçük bir hareket olmasın. Yoksa Gemlik’i yakarız” demişler. Bizimkiler de demiş ki, “Sakın böyle bir şeye tenezzül etmeyin, çeteler var. Biz anlatamadık, çetelere. En küçük bir hareket ederseniz -hepsi Rum zaten Gemlik’in- bütün Rumları yakacaklar. Donanma bırakıp geri gidiyor. Bir hafta sonra blöf olduğunu öğreniyor, tekrar geliyor işgal ediyorlar. Gemlik jandarma kumandanı, Gemlik Belediye Dr. Ziya Kaya Bey ve bazı kimseler Katırlı köyü var, buradan yaya olarak Yenişehir’e geçmek istiyorlar. Yenişehir’de Milli Kuvvetler var. Katırlı Köyü’nü geçiyorlar, Sultancılar bunları çeviriyor, ellerinde ne varsa alıyor ve çok enteresandır, kendilerini bırakıyorlar, bunlar da milli kuvvetlerin tarafına geçiyorlar.

TAVUKLARINI BİLE YANINA ALAN VARDI
Son zafer kazanılmadan evvel, bizim köye herhalde bir haber gelmiş olacak ki, bütün köylü karşıki dağa geçtik. Ooo bir rezalet ki, görseniz… Tavuklarını bile alan vardı yanına. Orada bir akşam falan kalındı. Ertesi akşam dendi ki, dağ aşılacak, arka tarafta Yenişehir var, Milli Kuvvetlere kavuşulacak. Gece yarısı hareket ettik. Gece oldu, dediler ki; yerimiz belli, yerimizi değiştirmemiz lazım, baskın yaparlar. Kalktık biz yer değiştireceğiz. Bizim köyde bir kadın var, 120-130 kiloluk Hürmüz Ana diyorlar, çok şişman. Köyün ileri gelenlerinden, zenginlerinden falandı. Onu da ata bindirdiler. Yerimizi değiştiriyoruz biz. Birden silahlar patlamaya başladı. Herkes çil yavrusu gibi dağıldı. Bu kadıncağız da atın üstünde kaldı. Düştü, ayağının birisi bağlı kalmış, böyle duruyor, at da durmuş. Herkes kaçtı saklandı. Ondan sonra o kadının sesi duyulmaya başladı. “Gelin, kaçmayın, bizimkiler geldi, bunlar bizim askerlerimiz” diye bağırıyor. Ama ileri gelenler, yaşlılar konuşuyorlar, “İnanmayın bunlar Çerkezlerdir” diye. Çünkü Çerkezler, Yunan işgali zamanında Halifelerin ordusu, yani padişahın ordusundandı. Hiç unutmam Halil Ağa diye bir adam vardı, o dedi ki, “Bakın arkadaşlar, ben gideceğim ama ne olursa olsun, hakikati bağıracağım. Ama beni öldürürler bilmem.” Ondan sonra bu adam gitti, baktık Hürmüz Ana ve bizim askerler, beraber hoop çıkageldiler. O geceyi hiç unutmayız. Asker tabii bizi bıraktı ve Mudanya'ya devam etti.

Hayme Ana’nın türbesini onartan ve geleneksel Söğüt Şenlikleri’ni de başlatan kişisiniz. Bunu anlatır mısınız?
Büyüklerimden dinledim hep Hayme Ana’yı, Domaniç’i falan... 1934 yılında tıbbiye de tahsilimi yapıyorum, Soyadı Kanunu çıktı. Anlatılanlar, Hayme Ana’nın hikayesi bana o kadar tesir etmiş ki, hiç düşünmeden, hatta görmeden Domaniç soyadını aldım. Bizimkiler oradan gelmişler zaten. 1982 yılında, soyadı aldıktan tam yarım asır sonra gördüm Domaniç’i.
Görmeye gitmiştim Domaniç’i. Belediye Reisi Rasim Karakoç, beni Domaniç'in Çarşamba Köyü'nde Hayme Ana’nın türbesine götürdü. Türbeyi görünce inanın ki çarpılmışa döndüm. Bir bahçe içersinde yapılmış türbe, bir tarafında okul, bir tarafında konukevi var. Türbe taştan olduğu için pek fazla yıkılmamış. Konukevinin ve okulun çatıları içeri çökmüş, kapıları devrilmiş, cam çerçeve kırılmış, bahçe duvarı yıkılmış. Bahçenin bir tarafında hayvanlar oturuyor, bir tarafında köylüler oturmuş. Kimsenin haberi yok, bilgisi, ilgisi yok. İlk dikkatimi çeken şey, bir camileri var, yine milyarlar sarf ederek ikinci bir cami yaptırıyorlar. Tuttum bu harap olmuş ecdada ait binaların 16 poz resmini çektim ve bu resimleri birer yazıyla bu binaların restorasyonu için ait oldukları yere, mercilere gönderdim. Bu konuda yıllarca çalıştım. Dosyası vardır. Nihayet 10 sene sonunda restore edildi, pırıl pırıl oldu türbe. 

Türbenin restorasyonundan sonra ne gibi gelişmeler oldu? 
Sonrasında Domaniç’e bağlı Domur köyün muhtarı geldi bana ve “Bizim köyde 5 dekarlık arazi çamlık. Bütün çamlar kesildi, ama bir çam ağacı var ki, kimse dokunamıyor. Hatta iki sene önce bir adam geldi, kollarından çıra yapacakmış düştü öldü” dedi. Kalktım gittim o köye, muhtarı gördüm, ağaç bir fırtına sonu devrilmiş yatıyordu. Ağacın yaşının tespiti için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne müracaat ettim. Orman Fakültesi dekanı, botanik kürsüsü direktörü Prof. Burhan Aytuğ diye birisini gönderdi. Oradan ağacın gövdesini buldular, aldı gitti. Bir hafta sonra rapor geldi, ağaç 750 yaşında. Yani Hayme Ana Osmangazi’yi sallamış dedik ya, işte o ağaçtı bu. Bunun üzerine ağacın koruma altına alınması için yazı yazdım. Kültür Bakanlığı ağacı koruma altına aldı. Size tavsiye ederim, gidin görün oraları. Ağacın kökünün olduğu yere bir çam fidanı diktirildi, adı Cumhuriyet Fidanı koyuldu. 

Söğüt şenlikleri nasıl başladı? 
Türbenin restorasyon ve ağacın tespit edilip koruma altına alınmasından sonra Söğüt'e gittim. Kaymakam Kemal bey ve reis vardı Eser bey, onlarla görüştüm. Büyüklerimden dinlediklerimi anlattım. Beraber karar aldık, eylülün birinci pazar günü merasime Domaniç’ten başlayacağız ve Hayme Ana türbesinin orada obalar kuracağız, çadırlar kuracağız, günün manasını ifade eden konuşmalar yapılacak. İkinci pazar günü de Söğüt’te merasime devam edilecek ve 1985 yılından beri de böyle devam ediyor. Plaketler de aldık. Bunlar benim hayatımda büyük mutluluk kaynağı. 

Uzun ömrünüzün, sağlığınızın sırrı nedir?
Gençken belki bir iki duble rakı içerdik. Ama sonra bıraktım. Sigara da hiç içmedim. Sonra bir şeyim vardır, benim talebelikte bile, mesela yarın imtihana gireceğiz değil mi, arkadaşlarım uyumazlar, çalışırlar falan. Ben zamanım doldu mu, yatar uyurdum. Düzenli bir hayatım var. 98 yaşındayım. Her gün bir saat yürürüm. Kış aylarında evimin içinde yürüyüş yaparım. Hayatta neyi istediysem hep başardım, hep karşılığını da gördüm. Tanrı’ya teşekkür ediyorum.
(Bu röportajdan 2 yıl sonra, 2010 yılında 100 yaşındayken hayatını kaybeden Dr. Avni Domaniç’i rahmetle anıyoruz.)

6 Nisan 2012 Cuma

KARAKEÇİLİ AŞİRETİNİN BİTİNYA (BURSA) ÇEVRESİNE YERLEŞMESİ



Karakeçililerin Anadolu’ya ilk gelişleri Malazgirt Savaşı’ndan çok daha öncedir. XI. Yüzyıl başlarında buralarda yerleşmeye başladıkları tarihi kayıtlara geçmiştir. Çağrı Bey’in komutanlığında Türkmenler, 1018’de Doğu Anadolu’daki Ermenileri bozguna uğratır.
Aslında Malazgirt Savaşı, Doğu Anadolu’ya yerleşen Türkleri buradan atmak için düzenlenmiştir.  Savaşı yitiren Bizanslılar için çöküş dönemi başlamıştı!
Türkmenler bundan sonra 200 yıl boyunca kafileler halinde Anadolu içlerine doğru ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Bunların arasında tabii ki Kayılar ve Karakeçililer de vardı.
Bazı Ermeni (Anadolu’ya Kuzey Yunanistan’dan gelmişlerdir) kaynaklarında Anadolu’ya gelen Türkler şöyle anlatılır:
“Mızrak, ok, yaydan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örgülü saçlı, rüzgar gibi uçan atlıları karşısında hiçbir güç duramaz. Yağmur gibi yağan okları bütün hedefleri yok eder.”
Bilge Kağan kayınpederine bir kent tesis ederek, budunu (ulusu) ile orada yaşamasını ister. O ise: “Şehirde, köyde yaşamak bizim işimize gelmez. Göçebe kalırsak Çinlilerle daha iyi mücadele ederiz” der.
Selçukname’nin yazarı: “Sakın olmaya ki şehirlerde oturasınız, yerleşesiniz. Zira şehirlerde oturanların ili ve boyu malum olmaz. Beylik ve asalet ancak göçebelikte, Türkmenliktedir” diyerek atalarının nasihatını bildirir.
Yazıcıoğlu tarihinde de şöyle bir rivayet var. Merhum Kara Osman dahi daim bu öğüdü oğullarına verirmiş: “Olmasın ki oturak, olasız ki beğlik, Türkmenlik ve Yörüklük edenlerde kalur” demiş.
Araştırmacı-Yazar Muharrem Bayar’ın “Karakeçili Yörük Aşiretinin Kültür Hayatı” adlı eserinde rivayetlere uygun güzel bir dörtlük var. Birlikte okuyalım:

“Ekme bağ, bağlanırsın.
Ekme ekin, eğlenirsin.
Çek deveyi, sür koyunu.
Bir gün olur ‘bey’lenirsin.”

Tam bir konargöçer yaşamı anlatılıyor. Asalet ve beylik özgür olmakla eşdeğer tutuluyor.
Türkmenler yerleşik yaşama geçen boydaşları için ‘Yatuk’ (tembel) tabirini kullanmışlardır. (Kuzey Bulgaristan Türkleri ahşaptan yapılan bir su kabına ‘yatık’ derler.) Daha sonraları toprak sahibi olmak, asalet ve itibar unsuru olarak kabul edilmiştir.
Yazar Muharrem Bayar’ın aktardığına göre, Seyitgazi’nin Bahşişli köylüleri: “Ecdadımız Horasan’dan beriye yürüyerek gelmiş. Yörük yürüdü, kıllı deriyi sürüdü demişler, adımız Yörük olmuş. Bizim atalarımız Toroslar’dan gelmiş. Hala oralarda akrabalarımız var” derler.
Ertuğrulgazi ve Osmangazi devrinde Bitinya (Bursa) denilen yöreye pek çok Türkmen toplulukları yanında Karakeçili oymakları da gelip yerleşmiştir. Bunlarla Uludağ çevresine ve Bursa ovasına doğru akınlar düzenlenmiştir. Türkmenler ve Yörükler yeni fethedilen yörelere yerleşerek köyler kurmaya başlamışlardır. Buralardan daha batıya giderek Balıkesir ve Manisa dolaylarını yurt tutan Karakeçili obaları da olmuştur. Sonraki yıllarda Balkanlara dek ulaşmışlardır. Özellikle XVIII. ve XIX. yüzyıllarda zorunlu iskana tabi tutulmuşlardır.
Karakeçili Aşireti’nin önemli önderlerinden biri olan Hacı Bekir Sıddık Bey’in, 1905 yılında bastırdığı “Karakeçili Aşireti” adlı kitapçıkta, kendisine bağlı olan Karakeçili köylerinin sayımını yaptırdığı ifade ediliyor. Ancak Balıkesir ve Manisa’dakiler sayım dışı bırakılmıştır. Eskişehir, Kütahya, Afyon, Bursa, Adapazarı, Kocaeli, Uşak ve Aydın’ın bir bölümü alınmıştır.
Karakeçililer daima devletin ve padişahın yanında yer almışlar, Anadolu’daki isyanlara katılmamışlardır. Devletin görünmeyen gücü ve dayanağı olmuşlardır. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim ve II. Abdülhamit tarafından takdir ve taltif edilmişler, kendilerine ünvanlar ve beratlar verilmiştir.
Hacı Bekir Sıddık Bey, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru, çevresindeki bütün aşiret oymaklarını örgütledi. Bunlardan Karakeçili Süvari Alayı’nı kurdu. Bu alaya katılanların listesi, 1905’te yayınlanan kitapçıkta yer aldı.
Listenin 21. sırasında İnegöl’ün Karakaya köyünden Mustafa Ağa’nın 6, 22. sırada Sekri köyünden Hacı Mustafa Ağa’nın 5 ve Bayramşah köyünden Osman Ağa’nın da 3 atlı asker temin ettiği görülüyor. Dağ ilçeleri ile ilgili bir kayıt yok.
435 kişiden oluşan bu süvari birliği; 1897 Yunan Savaşı, 1912 Balkan Savaşı, 1914 I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşlarında görev yapmıştır.
II. Abdülhamid’in muhafız alayında, Bursa çevresindeki Karakeçililer de bulunmaktaydı. (Mirzaoba, Muratoba köyleri gibi)
Karakeçili ünlü bir kumandan olan Arif Bey; II. Erkanı Harbiye reisi olarak Mustafa Kemal’le beraber Samsun’a çıkan subaylar arasında yer almıştır. Yunanlılara karşı savaşıp, I. ve II. Bozkır ayaklanmalarını bastırmıştır.
Günümüzde Bursa çevresindeki Karakeçili yerleşmeleri:
Bugünkü İnegöl’ün 93 köyünden 65’i Yörük ve Manav halktan oluşuyor.
Kayı boyuna mensup köyler: Turgutalp, Gelene, Süle, Yiğitköy, Tekke, Kıran, Sırnaz, Doğanyurdu, Bilal, Kulaca (Osmanlı sancağı vardı), Sungurpaşa.
Karakeçili Yörük köyleri: Karagölet, Akbaşlar, Gömez, Yeniyörük, Hacıhasan.
Bunlardan ikisi (Akbaşlar ve Yeniyörük) yazımızda adı geçen broşürde de yer alıyor. Karagölet’in de o yıllarda Yenişehir’e bağlı olduğu anlaşılıyor.
Araştırmacı-yazar Muharrem Bayar’ın; XIX. Yüzyıl başlarına ait İnegöl ile ilgili arşiv kayıtlarından tespit etmiş olduğu kadarıyla oymak ve aşiretlerden başlıcaları şunlardır:
Akçakoyunlu, Acır, Ali Beyler, Alişar, Alpagut, Arifli, Armutlar, Avşar, Bademli, Bağlı, Barçınlı, Bektaşlar, Boynuyoğunlu, Buraklı, Cafer Kethüda, Eyiciler, Fakihler, Gedikler, Genceli, Geyikli, Genelioğlu vb.
 Bursa köylerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunu Türkmen, Yörük ve Manav denilen gruplar oluşturur. Bunlar Oğuz boylarındandır. Bir bölümü dışında, hangi köyün hangi boydan olduğu tam olarak belli değildir. Çünkü bir kısmı hangi boyan ve hangi oymaktan olduklarını unutmuşlardır. Bazı köylerde de birkaç boya mensup oymaklar birbirine karışmıştır. Bu nedenle birçoğu Yörük diye anılırlar. En çok bilinenler, Kayı boyuna bağlı Karakeçili oymağı ve Kızık boyudur.
Bursa çevresinde boylarla ilgili birçok damga bulunmuştur.
Dağ ilçelerine bağlı 160 kadar köy vardır. Bunların hemen tamamı Türkmen ve Yörük kökenlidir. Önemli bir bölümü Karakeçili Türkmen aşiretine mensuptur.
En ünlü Karakeçili köyleri şunlardır:
Çeki, Sadağı ………………………………………(Orhaneli)
Bu iki köyde de Yörük şenlikleri yapılır.
Kocakovacık, Belenören, Yağcılar, Akçapınar………(Keles)
En önemli ve en güzel Yörük şenliklerinden biri Kocakovacık’ta yapılıyor. Bu köy, Yörüklere özgü yemek ve giysileri ile ünlüdür.
Durhasan …………………………………………(Büyükorhan)
Gölbaşı / Akçeler …………………………………….(Kestel)
Dışkaya ………………………………………………(Gürsu)
Mirzaoba, Kaymakoba, Hançerli……………………(Mudanya)
Orhan Gazi, bir ara beyliğin hazinesini Hançerli köyünde muhafaza etmiştir.
Muratoba …………………………………………….(Gemlik)
Beylik, Boğazköy …………………………………(Karacabey)
Bozağaç…………………………………………….(MKPaşa)
Bu bölgede her yıl Yörük şenlikleri düzenleniyor.
Seferiışıklar (Osmangazi), Baraklı (Keles), Yörükler (İznik), Bursa’nın ünlü Yörük köyleri arasındadır.

Mary Lucy Jane Garnett adlı batılı bir yazar, Türkmen ve Yörüklerin sağlam ve sağlıklı olmalarını, doğal seleksiyona bağlıyor. “Hastalıklı ve güçsüz bebekler ölünce geriye sağlam bir nesil kalıyor” diyor.
Kanaatimizce bu tez bir dereceye kadar doğrudur. Yüzyıllarca doğa ile iç içe yaşayan konar-göçerlerin hastalıklı, zayıf ve dayanıksız nesilleri, doğa tarafından bir şekilde elenmiştir. Yani Darvin’in dediği gibi, “Doğal seleksiyona” uğramıştır. Geride sağlam, dayanıklı, sağlıklı ve güçlü olanlar kalmıştır.
Bu görüşü ırkçılığa kadar götürmek yanlış bir eylem olur. Burada bir tespit yapılmıştır sadece.
Türkmen ve Yörüklerde fazla kavga-dövüş görülmez. Görülse de araya giren hatırlı kişiler ve büyükler tarafından sorun çözülür. Bu nedenle bunların ruh sağlıkları da gayet yerindedir.
Dede Korkut’un dediği gibi, “Boy boyladık, soy soyladık”. Bunları yazarak mikro milliyetçilik yaratmak istemiyoruz. Zaten boy ve aşiret aşamasını çoktan geride bırakan toplumumuz, sosyolojik olarak bir üst toplumsal aşamaya geçerek Türk ulusunu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur.
Amacımız; yeni nesile geldikleri kökeni göstererek, tarih ve ulusalcılık bilincine katkıda bulunmaktır.
Hüseyin GENÇ / Araştırmacı-Yazar