Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2012 Pazar

HOLOFİRA'DAN MARİA DESPİNA'YA, OSMANLI'NIN "KURULUŞ DEVRİ"NİN HANIM SULTANLARI


Derleyen ve Yazan: Türkan GENÇ
Osmanlı Devleti'nin ilk yıllarına ait kaynaklar yetersizdir. Konular, tarihler ve isimler yazarına göre değişiklik göstermektedir. Bunun başka nedenleri olmakla birlikte, asıl nedenin "Kuruluş Devri"ne ait olayların en erken 100-150 yıl sonra yazıya geçirilmiş olmasıdır.
            Hanım sultanların ve şehzadelerin doğum, ölüm tarihleri ile adları ve kimlikleri konusunda çelişkili bilgiler vardır. Bu durum zaman zaman bizi de güç durumda bırakmıştır! Neyi, nasıl yazacağımızı şaşırdık! Adeta samanlıkta iğne arıyor gibiydik.
            Eski dönem Osmanlı tarihçilerinin yazdıkları ile "Padişah Anaları" adlı eserin yazarı Ali Kemal Meram arasındaki çelişkiler daha da belirgindir. Resmi Osmanlı tarihçilerinin bazı bilgileri gizledikleri veya değiştirdikleri öteden beri bilinen bir gerçektir. Bu kitapta değişik tezleri yan yana koyarak, gerçekleri ortaya çıkarmaya çalıştık.
            "Kuruluş Devri"nde ülkeyi uğraştıran en önemli sorunlar arasında; sık sık başkaldıran Anadolu beylikleri, şehzadelerin taht kavgaları, Bizans entrikaları ve Haçlılarla savaşları sayabiliriz.
            Savaşlar, padişahların asıl işleri olmuştur. Başka işlere pek zamanları kalmamıştır. Hiç durmadan Anadolu ve Rumeli'nde seferlere çıkılmıştır. Yeni fetihlerde bulunulmuştur. Bu nedenle hayır hasenat işleriyle daha çok hanım sultanlar uğraşırdı. Anadolu ve Rumeli'ndeki savaşlar sırasında pek çok kız ve kadın ganimet olarak tutsak alınmıştır. Bunların içinden, güzel ve zeki olanlar saraya alınmış, bazıları padişah hanımı olmuşlardır. Devşirme kızlardan da padişah hanımı olanlar vardır. Osmanlı'ya komşu beyler, krallar ve prensler de kızlarını ve kız kardeşlerini Osmanlı padişahlarına verip, akrabalık kurarak, ülkelerini ve kendilerini korumaya çalışmışlardır. Bu şekilde saraya alınan veya padişah hanımı olanlara birer Türk / Müslüman adı verilirdi.
            Yukarıda açıklanan nedenlerle padişahlar, pek çok hanımla evlenmek zorunda kalmışlardır. O kadar çok evlilik olunca da bunların adları ve sayıları konusunda çelişkili bilgiler ortaya çıkmıştır.
            Fatih'le evlenmiş olan 17 kadından söz edilir. Ama bunlardan kaçının adı belli?
            II. Bayezit'in eşlerinden Şirin ve Gülruh hatunlar ile Fatih Sultan Mehmet'in eşlerinden olan Gülşah ve Mükrime hatunların türbeleri Muradiye Külliyesi içindedir.
            Yine Fatih'in ebesi Gülbahar Hatun'un türbesi de buradadır.
            Osmanlı tarihinde kadınlar hep olumsuz yönleriyle ele alınmış, Osmanlı'yı batıran faktörlerden biri olarak gösterilmiştir. Oysa bu hiç de böyle değildir. Birçoğu iyiliksever ve hayırsever kadınlardır. Ülkesinin kalkınması ve bütünlüğü için canla başla çalışmışlardır. Sadece 1566 ile 1656 yılları arasında sınırlı bir kadınlar saltanatından söz edilebilir. Osmanlı saraylarındaki kadınlar saltanatı, her dönem için söz konusu olamaz.
            Kuruluş döneminin hanım sultanları içinde; Nilüfer Hatun, I. Murat'ın eşi Gülçiçek, Yıldırım'ın eşi Hafsa Hatun gibi birçok eserler yaptırmış iyiliksever ve hayırsever olanlar da vardır.
            Daha sonraki yıllarda Fatih'in hanımlarından Sitti Hatun, II. Bayezit'in eşi Bülbül Hatun, Yavuz Sultan Selim'in eşi Hafsa Sultan, Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Hürrem Sultan da iyiliksever ve hayırsever sultanlar olarak ün salmışlar ve cami, imaret, darüşşifa gibi birçok eserler yaptırmışlardır.
            Burada önce "Kuruluş Devri" padişah eşlerinin adlarını ve milliyetlerini sunacağız. Sonra da sadece padişah annelerinin yaşamlarından kısa kesitler anlatacağız...
            Padişahların, değişik milliyetlerden gayr-i Müslim kadınlarla evlenmelerinin, yadırganacak bir durum yaratmaması gerekir. Bunlar, saraya alındıktan ya da padişah hanımı olduktan sonra Türk / Müslüman adı verilmekte ve eğitimden geçirilmekte idi. Günümüzde de bazı devlet adamlarının yabancı kadınlarla evlendiklerini görüyoruz, biliyoruz. Arada pek bir fark yok. Birçok ulusa ve birçok dine / mezhebe mensup insanları bir arada yaşatan Osmanlı'nın; bu engin hoşgörüsünün altında, padişahlarla evlenmiş olan yabancı kadınların da bir rolünün olduğu düşünülmelidir!. Türkiye'nin; çevresindeki Müslüman ülkelere göre, daha hoşgörülü ve demokrat olmasının kökeninde belki de bu durum yatıyor.
            Başka milletlerden Hıristiyan kadınlarla evlenen kişilerin ve Hıristiyan ülkelerden anavatana göç etmiş olan soydaşlarımızın da hoşgörülü ve demokrat oldukları bilinen bir gerçektir. Hanım sultanların hiç mi yararı olmamıştır bu ülkeye?

HOLOFİRA'DAN MARİA DESPİNA'YA
"KURULUŞ DEVRİ"NİN HANIM SULTANLARI

OSMAN GAZİ'NİN HANIMLARI:
            Balâ Hatun: Şeyh Edebali'nin kızı, Şehzade Alâaddin'in annesi.
            Mal Hatun: Türkmen Ömer Bey'in kızı. Orhan Gazi'nin annesi.
            Kimi kaynaklarda her ikisinin de Şeyh Edebali'nin kızları, kimi kaynaklarda ise ikisinin aynı kadın olduğu yazılıdır.

ORHAN GAZİ'NİN HANIMLARI:
            Nilüfer (Holofira): Yarhisar Tekfuru'nun kızı. Orhan'la evlendiğinde 17 yaşındaydı. Şehzade Süleyman ve Murat'ın (I) anneleri. İyiliksever ve hayırsever olarak tanınır. Padişah annesidir. Mezarı Orhan Gazi türbesi içindedir.
            Asporçe: Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos'un kızı. 15 yaşında iken Orhan'la evlenmiştir. İbrahim ve Fatma adlarında çocukları olmuştur. Kabri Osman Gazi türbesinin içindedir.
            Teodora: Bizans İmparatoru VI. Yoannis Paleologos Kantakuzinos'un kızı. Annesinin adı İren'dir. Orhan Gazi ile evlendiğinde 18 yaşındaydı. Orhan Gazi ise 60'ını aşmıştı. Düğünü Silivri'de yapılmıştır. Sonra Bursa'ya götürülmüştür. Halil adında bir oğlu olmuştur. Hıristiyan olarak öldüğü iddia edilir.
            Eftandise: Bazı kaynaklarda Mahmut Alp'in kızı olduğu, bazılarında ise Bizanslı bir Rum kızı olduğu belirtilir. Hakkında fazla bilgi yoktur.

I. MURAT'IN HANIMLARI:
            Gülçiçek (Marya): Bulgar Kralı İvan Aleksandr'ın Yahudi karısından olan kızı. Rum asıllı olduğunu ileri sürenler de vardır. 16 yaşında iken Murat'la evlenmiştir. Adı sonradan Gülçiçek olarak değiştirilmiştir. Yıldırım Bayezit'in annesidir. Türbesi, diğer oğlunun adıyla anılan, Yahşi Bey Mahallesi'nde, onun kabrinin yanındadır.
            Maria: Bulgar kralı İvan Şişman'ın kız kardeşidir.
            Tamara: Bulgar kralı Sasmanos'un (Şişman İvan), Despot Konstantin Dragaç'tan dul kalan kızı. 4 çocuk doğurmuştur. Bunlardan 1'i kızdır.

YILDIRIM BAYEZİT'İN HANIMLARI:
            Devlet Hatun: Germiyan Beyi Süleyman Şah'ın kızıdır. Çelebi Mehmet'in annesidir. Türbesi Meydancık Mahallesi'ndedir. İlk valide sultan olarak kabul edilir.
            Olga: Köstendil Bulgar prensi Konstantin'in kızı. Musa, Mustafa ve Kasım adlarında oğulları olmuştur. Çelebi Mehmet'in annesi olduğu iddialar arasındadır.
            Olivera: Sırp kralı Lazar'ın kızı. (Kosova Savaşı'nda öldürülen kral). Kardeşleri Vuk ve Stefan'ın istekleri ile Yıldırım'la evlenmiştir. Ankara Savaşı'nda eşi ile birlikte Timur'a tutsak düşmüş ve hakarete uğramıştır. Yıldırım'ın en çok sevdiği eşi olarak bilinir. Yanından hiç ayırmazdı.
            Maria: Solona kontu Louse Fadrigue'nin kızı. Yıldırım'ın ilk eşi olduğunu yazan kaynaklar da vardır.
            Angelina: Bizans İmparatoru S. John Paleologos'un kızı. Yıldırım'ın ikinci eşi olduğu sanılıyor.
            Mari: John adındaki bir Macar'ın kızı.
            Anita: Konstantin'in kızı.
            Hafsa: Aydın Beyi İsa'nın kızı.

ÇELEBİ MEHMET'İN HANIMLARI:
            Şeh-zade Kumru Hatun: Amasyalı bir paşanın torunu. Hakkında fazla bilgi yoktur.
            Emine Hatun: Dulkadiroğlu Mehmet Bey'in kızı. II. Murat'ın annesi olduğu kabul edilir.
            Veronika: Hıristiyan bir cariye. Ahmet ve Yusuf adlı şehzadeler ile II. Murat'ın annesi olduğu ileri sürülür.
            Sofia: Hıristiyan cariye. Şehzade Kasım'ın annesi.
            Anna: Bunun da Hıristiyan bir cariye olduğu sanılıyor. Mahmut adında bir oğlu ile Hatice, Sultan, Ayşe, Selçuk, Hafsa ve Fatma adlarında kızları olduğu tarihi kayıtlara geçmiştir.

II. MURAT'IN HANIMLARI:
            Alime Hatun: Dulkadiroğullarından bir kız
            Hundi (Yeni) Hatun: Amasyalı Mahmut Bey'in kızı.
            Hüma Hatun: Abdullah isimli bir şahsın kızı. Fatih'in annesi olduğu kabul edilir. Türbesi Muradiye Külliyesi içindedir.
            Tacünnisa Hatice Halime Hatun: Candaroğlu İsfendiyar Bey'in kızı.
            Nache de la Bazory: Bir Fransız tutsak kız. (Cariye)
            Mar(i)a Despina: Sırp kralı Bronkoviç'in kızı. Murat'la evlendirildiğinde 14 yaşındaydı. Adının, sonradan Hüma Hatun olarak değiştirildiği sanılıyor! Fatih'in annesinin bu kadın olduğu iddia edilir. Yıldırım'ın eşi Olivera ile akrabadır. II. Murat bu kadını yanından hiç ayırmazdı. Ava giderken bile yanında götürürdü. Çocuksuz ve Ortodoks olarak öldüğü de iddialar arasındadır.
            Stella: Bir İtalyan kızı. (Cariye) Zenci sevgilisiyle saraydan kaçarken yakalanmış ve öldürülmüştür. Zenci sevgilisi ise çengele asılarak idam edilmiştir.

            II. BAYEZİT'İN eşlerinden Şirin ve Gülruh hatunların türbeleri ile FATİH SULTAN MEHMET'İN eşleri Gülşah ve Mükrime hatunların türbeleri de Muradiye Külliyesi içindedir. Yine Fatih'in ebesi Gülbahar Hatun'un türbesi de buradadır.


MAL (HATUN) SULTAN
(İki kız kardeş, bir padişah)
            Ertuğrul Gazi'nin beyliği sırasında Sultanönü'ne (Eskişehir) bağlı İtburnu Köyü'nde yaşayan ve çevresinde sevilen, sayılan, hürmet edilen, dürüst bir insan olan Şeyh Edebali adında bir zat yaşıyordu. Sultanönü sancağının bilgili, alim insanlarından biriydi. Çevrede bir çeşit İslam misyonerliği yapıyordu. Aynı zamanda yerel "Ahi " lik örgütünün de başkanıydı.             Kendisinin Moğol asıllı olduğunu ileri süren tarih yazarları vardır. Kökeni hakkında tam ve kesin bir bilgi yoktur.
            Şeyh Edebali'nin gerçek adı Edepli Ali'dir. Sonradan adının başına İslam'ı çağrıştıran şeyh sözcüğü eklenerek, Şeyh Edebali olarak anılmaya başlanmıştır.
            Şeyh Edebali alim, bilgili bir adam olduğu için, kendisini ziyarete pek çok gelen giden olurdu. Her konuda kendisine akıl danışılırdı.
            Edebali'nin bir de dillere destan, güzel mi güzel, şirin mi şirin, Balâ adında bir kızı vardı. Çevrede yaşayan ağalar, beyler bu kızı kendilerine eş olarak almak için birbirleriyle yarış halindeydiler. Kızın güzelliği, Ertuğrul oğlu Osman'ın kulağına kadar gider. Osman o sıralarda bıyıkları yeni terleyen, yeni yetme bir delikanlıydı. Güzelliğini duyduğu bu kıza talip olur. Ancak şeyhin gözü tutmaz Osman'ı. O, kızını gerçek bir beye vermek istemektedir. Bu nedenle isteği geri çevirir. Gel zaman git zaman.. Osman biraz daha büyüyüp gelişir. Kahramanlıkları da dört bir yana yayılır..
            İlk bölümde anlattığımız gibi, Osman bir gün Şeyh Edebali'nin evine konuk olur. Sohbet ederler. Yiyip içerler. Gece yatma vakti gelince Şeyh Edebali, kendisine odasını gösterir. Bu sırada yatağın yanında bulunan bir kitabı yüksekçe bir yere kaldırır. Osman bunun ne olduğunu sorar. Şeyh de : "Bu Kur'an" der.
            Osman, okuma-yazma bilmemesine karşın o gece huşu içinde durmadan Kur'an okur. Sabaha karşı kendinden geçerek uyuyakalır.
            Rüyasında; Şeyh'in göğsünden bir ay çıkıp, kendi bedenine girdiğini, sonra da göbeğinden ulu bir ağacın yeşerip çıktığını, ağacının gölgesinin dağları, ovaları ve denizleri kapladığını, insanların bu ağacın gölgesinden yararlanıp, mutlu olduklarını.. İstanbul kentinin bir yüzük olarak önüne geldiğini Şeyh'e anlatır. Bunun üzerine Şeyh:
            "Müjdeler olsun ey Osman! Tanrı sana ve senin evladına saltanat verdi. Ülkeni, ulusunu ve dinini yücelteceksin. İstanbul kenti senin ülkene katılacak.  Bütün dünya oğlunun himayesine girecek. Gazalarını hak dini bulunmayan topraklar üzerine yapacaksın. Kafirlere aman vermeyeceksin" der.
            Şeyh Edebali, Tanrı tarafından Osman'a verilen mesajı almıştır. O zamanlar henüz daha Müslümanlığı tam olarak bilmeyen Osman'a Müslümanlığı öğretir. Ona bir Müslüman adı koyar. (Osman) Kızı Balâ Hatun'u da ona eş olarak verir.
            Osman'ın Balâ Hatun'dan Alâaddin adında bir oğlu olur. Bilecik kalesi fethedilince Osman burayı kayınpederi Şeyh Edebali'ye ve oğlu Alâaddin'e yurtluk olarak verir. Dede-torun uzun süre burada yaşadılar.
            Araştırmacı-yazar Ali Kemal Meram'a göre; Şeyh Edebali, terbiyeli oluşundan ve efendiliğinden dolayı çevresinde Edepli Ali olarak tanınan Moğol asıllı biridir. Balâ ve Mal adında iki kızı vardır. Sonra isimlerdeki "a"lar üzerine ^ (inceltme) işareti konularak isimlerin daha ince okunması sağlanmıştır. Şeyh bu kızlarının ikisini de Osman'a verir. Balâ'dan Alâaddin, Mal Hatun'dan da Orhan (Gazi) adlı oğulları olur. Mal Hatun ve Şeyh Edebali'nin türbeleri Bilecik'tedir.
            Aynı yazar; Bizans tarihlerini kaynak göstererek, Osmanlı devletinin kurucusu sayılan Osman Gazi'nin Perslerin soyundan geldiğini ileri sürmektedir.


NİLÜFER HATUN (HOLOFİRA / HOLOPHİRA)
            Kesin doğum tarihi bilinmiyor. Ancak XIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olduğu, tarihi olayların incelenmesinden anlaşılmaktadır. I. Murat'ın annesi Nilüfer Hatun adına yaptırdığı, İznik'teki imaretin yapılış tarihi 1388'dir. Bu nedenle bu tarihten önce ölmüş olabileceğini söylemek mümkündür.
            Neşri Tarihi'nde; adı Nilüfer, Lulufer ve Ulufer olarak değişik şekillerde ifade edilmiştir. Bu ifade şekillerinin 3'ünün de kullanılıp kullanılmadığı tam olarak bilinmiyor. Ancak bunda bir doğruluk payı olsa gerek! Zira Orhaneli'ne bağlı bazı köylerde bugün bile Nilüfer çayının adı Ulufer olarak telaffuz edilmektedir.
            Hammer; Nilüfer adının "Olivera"nın değişikliğe uğramış söylenişi olabileceğini ileri sürmektedir.
            İbni Batuta, "Seyahatnamesi"nde; İznik'i ziyarete gittiğinde, kendisini huzuruna kabul ettiği Nilüfer'den "Büyun Hatun" diye bahseder. Ancak bunun bir başkası olabileceği de düşünülmelidir.
            Osmanlı beyliğinin çevresinde yer alan Bizans tekfurları; Osman Gazi'nin ve beyliğinin güçlenmesini istemiyorlardı. İleride sıranın kendilerine geleceğini düşünüyorlardı. Açıkçası ondan çekiniyorlardı. Bu nedenle aralarında anlaşarak, pusu kurup kendisini öldürmeyi kararlaştırdılar.
            Bilecik (Belokome) Tekfuru (ya da oğlu) Yarhisar Tekfuru'nun kızı olan nişanlısı Holofira (Nilüfer) ile evlenme hazırlıkları içindeydi. Eski dostu Osman Gazi de düğüne çağırılacak ve pusuya düşürülüp öldürülecekti. Osman Gazi'nin gerçek dostu olan Harmankaya Tekfuru Köse Mihal, bu haince planı haber verir. Osman Gazi bunun üzerine, onlara karşı bir plan ve pusu hazırlar. Kadın kılığına soktuğu 40 yiğidi ile önce Bilecik kalesini ele geçirir. Sonra düğün alayını Kaldırak denilen yerde kıstırarak tutsak eder. Bunların arasında gelin Holofira da vardı. Güzel bir kızdı ve soylu bir aileden geliyordu. Adını Nilüfer olarak değiştirdiler. Osman Gazi, O'nu oğlu Orhan'la evlendirdi. Bu evlilikten Süleyman (Paşa) ve Murat (I. Murat) adında iki erkek çocukları oldu. Gayrı müslimlerden alınan ilk padişah hanımıdır.
            Nilüfer Hatun iyiliksever ve hayır işlerine düşkünlüğü ile bilinir.
            Bursa'nın batısından geçen çayın üzerine kendi adıyla anılan köprüyü yaptırmıştır. Bu çaya da "Nilüfer Çayı" denmiştir.
            Bursa hisarının "kaplıcakapı" denilen kısmında bir tekke ve "Darphane" Mahallesi'nde de bir mescit yaptırmıştır. Bu mescidin Orhan Gazi'nin aynı adı taşıyan kızına ait olabileceğini ileri sürenler de vardır.
            Öldüğünde Tophane semtinde eşi Orhan Gazi'nin kabrinin bulunduğu türbeye defnedilmiştir.


GÜLÇİÇEK (MARYA) SULTAN
            I. Murat'ın eşi, I. Bayezit'in (Yıldırım) annesi. XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. I. Murat zamanında Osmanlı ordusu Trakya'ya geçmiş, Edirne ve Filibe'yi alarak, Balkan dağlarına dek ilerlemişti. Bu akınlar sırasında Bulgaristan'ın büyük bölümü ele geçirilmişti. Kral İvan Aleksandr, Yahudi asıllı eşi ve kızı Marya , bu seferler sırasında tutsak edilmişlerdi. I. Murat'ın huzuruna getirilen tutsaklar, korku içinde haklarında verilecek kararı bekliyorlardı. Ne zaman ve ne şekilde öleceklerini düşünüyorlardı. Kralın kızı bir içim suydu. Murat, mavi gözlü, sarı saçlı bu kızı görür görmez vurulmuştu. Bu nedenle de müstakbel kayınvalidesi ve kayınpederine de iyi davranır. Kızın saçlarını okşar. Okşadıkça içi gıcıklanır. Ne yapıp ne edip bu kızı kendisine eş olarak almak ister. Kız korkudan tir tir titremektedir. Uzun boylu, ince belli, endamlı bir kızdı ve henüz 16 yaşındaydı.
            Murat tercümanı aracılığı ile kızı kendine eş olarak ister. Ölümlerini düşünen kral ve kraliçe bu teklifi hemen kabul ederler. Kabul etmeyip de ne yapsınlar? Canlarından mı olsunlar? Bir yandan da ölümden kurtulacakları için gizli bir sevinç duyuyorlardı.
            İşte Murat'ın ilk karısı bu Bulgar prensesi oldu. Adını Gülçiçek olarak değiştirdiler. Sarayda Osmanlı dilini ve adetlerini öğrettiler.
            Evliliklerinin yılı dolmadan bir erkek çocukları oldu. Adını Bayezit koydular. Bu, geleceğin padişahı Yıldırım'dı.
            Tarihçi Mükremin Halil İnanç; Marya'nın Rum asıllı olduğunu yazar.
            Bir başka Osmanlı tarihçisi de Maria'nın Karesi Beyi Aclan'ın karısı olduğunu, I. Murat tarafından tutsak alınarak Bursa'ya getirilmiş olduğunu ve oğlu Bayezit'e savaş ganimeti olarak verdiğini yazar.
            Gülçiçek Sultan'ın türbesi Altıparmak ile Muradiye arasında yer alan Yahşi Bey Mahallesi'nde oğlu Yahşi Bey'in kabrine yakın bir yerde bulunmaktadır.
            Sağlığında kendi adına vakfiyeler kurdurmuştur. Altıparmak'ta bir medrese ile Yahşi Bey Mahallesi'nde bir cami yaptırmıştır.
'Acımasız Yıldırım'ı doğuran nazlı anne' diye nitelendirilir. Onu azize olarak kabul edenler olduğu gibi, II. Bulgar Krallığı'nın yıkılışını bunun uğursuzluğuna bağlayanlar da olmuştur. Kara yazgılı diye kabul edilmiştir.
           Bulgaristan'da adına birçok türkü yakılmıştır. Bu türkülerden bazıları doğu Bulgaristan'da hala dillerdedir. İşte iki örnek:

Al beni güzel Mara.
İki dine inanalım,
İki çeşit yemek pişirelim,
İki ayrı yerde tapınalım,
Sen kilisede, ben camide.
***
Ey Mara, ey beyaz Bulgar kadını!
Haydi Mara'cığım gel beni dinle,
Hemen vazgeç bu Bulgarlığından,
Gel Murad'ın güçlü kollarına.

            Bir kaynakta türbesinin Muradiye Külliyesi içinde şehzade Mustafa ile Bayezit'in oğlu Mahmut'un kabirleri arasında olduğu ve II. Murat'ın türbesi gibi üzerinin açık bırakıldığı geçmektedir.
            Ancak bu türbede yatan mevtanın Sırbistan Kralı Georgi Brankoviç'in; 1433'te değerli çeyiziyle birlikte II. Murat'a (1421-1451) verdiği kızı prenses Maria olduğu ifade edilmektedir.
           Bu evlilik resmi kayıtlara da girmiştir. Bu Sırp prensesi ölünceye dek Ortodoks kalmış ve Aynaros yarımadasındaki manastırlarına yardımda bulunmuştur.
          Bulgar kralı Aleksandr'ın kızı Mara'nın (Gülçiçek) türbesi Muradiye Külliyesi'nin 500 m kadar doğusunda, Osmangazi Kaymakamlığı'nın arkasında oğlu Yahşi Bey ile yanyanadır. Burası Yahşibey Mahallesi olarak anılmaktadır. Türbenin çevresi yeniden düzenlenerek turistik bir mekan haline getirilebilir, Türkiye ve Bursa'yı ziyaret eden Bulgar turistler buraya çekilebilir.

DEVLET HATUN
(Olga mı, Devlet Hatun mu?)
            I. Murat'ın ordusuyla Rumeli'nde bulunmasını fırsat bilen Anadolu beyliklerinden bazıları Osmanlı topraklarına tecavüz etmişlerdi. Her Rumeli seferinde hemen hemen aynı durumlar yaşanıyordu. Savaş yahut başka yöntemlerle Anadolu birliğini sağlamak gerekiyordu. Bu düşünce ile ilk adım atıldı. Şehzade Bayezit'in Germiyanlı Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun'la evlendirilmesinin Osmanlı'ya güç ve itibar kazandıracağı düşünülüyordu!.. Murat, adamları vasıtasıyla şöyle bir nabız yoklattı.
            Germiyanlı, kızını vermekten yanaydı. İlgili bölümde söz edilmişti. Dilerseniz yeniden anımsayalım.
            Murat; Germiyanoğlu'na teklifi bildirmek üzere Bursa Kadısı Koca Efendi'yi, sancaktarı Aksungur'u, Samsa Çavuş'un oğlu Timurhan'ı, kadı efendi ile sancaktarının eşlerini, Bayezit'in süt ninesini dünürcü olarak gönderdi ve bunlara 3000 kişilik bir kafile eşlik etti. Dünürcüler yanlarında birçok hediye ve eşya da götürdüler.
            Germiyan Beyi I. Murat'ın elçilerini çok iyi karşıladı. Onları gayet güzel ağırladı. Kızını gelin olarak gönderirken, emirahurunu da kızının beraberinde giderek, atının üzengisini tutmakla görevlendirdi. Bahsi geçen kişi sonradan Murat'ın sarayında kalarak emirahurluk görevini sürdürmüş, ölünce de ailesinde biri bu görevi devam ettirmiştir.
            Evlenme töreni, o güne dek Bursa'da görülmeyen, duyulmayan bir debdebe içinde yapılmıştır. Büyük bir ziyafet hazırlanmıştır.
            Düğünde Aydın, Menteşe, Kastamonu, Karaman beylerinin, Suriye ve Mısır sultanlarının elçileri de bulunmuşlardır.
            O dönemde adet olduğu üzere; Arap atlarından, İskenderiye kumaşlarından, Rum tutsaklardan oluşan armağanlar sunuldu. Sadece Evrenos Bey; en yakışıklı Rum delikanlıları ile en güzel Rum kızlarından oluşan 100 tutsak sunmuştur.
            Bunlardan 10'u duka altınlarla, 10'u da gümüş paralarla dolu tabaklar taşıyorlardı. Ötekiler ise altın ve gümüşten 10 leğen, mineli bardak ve taşlar, değerli taşlarla süslenmiş şişe ve kadehler taşıyorlardı.
            Bunlardan başka prenseslerin evlenmelerinde adet olduğu üzere, başlarından aşağıya avuç avuç "saçı" denilen altın hediyeler atılırdı. Bu tür hediyeler Murat'ın katına sunuldu. O da Mısır atları ile Mısır kumaşlarını Evrenos'a, Rum esirlerini de Mısır Sultanı'na verdi. Asya beylerinin göndermiş olduğu armağanları da bilginlere ve şeyhlere sundu. Böylece cömertliğini göstermiş oldu.
            Gelin çeyiz olarak Eğrigöz, Tavşanlı, Simav ve Kütahya şehirlerinin anahtarlarını getirdi. Bayezit'in bu evliliği Osmanlı Devleti'ne geniş ve zengin topraklar kazandırdı.
            Selçuklu Devleti'nin topraklarını paylaşan 12 beylikten 5'i büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Bir taşla iki kuş vurulmuştu. Osmanlı Devleti Anadolu'da güçleniyordu.
            Çelebi Mehmet, Devlet Hatun'un oğlu olarak bilinir.
            Yıldırım Bayezit, Devlet Hatun'dan sonra Köstendil Bulgar Prensi Konstantin'in kızı Olga ile evlenir. Ali Kemal Meram; birtakım kaynaklar göstererek, Çelebi Mehmet'in annesinin, Köstendil Bulgar Prensi Konstantin'in kızı Olga olduğunu ileri sürmektedir. Devlet Hatun'un Olga'ya hizmetçilik ettiğini anlatır.
            Babası gibi o da bir Bulgar prensesinden doğmuştu.
            Devlet Hatun'un türbesi Meydancık camii yakınlarındadır.
            Devlet Hatun'un kabrini örten sandukanın başucundaki yazıt şöyledir:
            ''Hazihi
            Türbetü'ş-şerifetü'ş-seyyideti'l muhaddere
            Sultanü'l havatin Devlet Hatun
            Ve hiye valyidetü'l-Sultanü'l-azam Sultan
            Mehmet bin Bayezid Han halledallahü mülkehu''.


EMİNE (HATUN) SULTAN
(Veronika mı, Emine mi?)
            Çelebi Mehmet'in eşlerinden biri de Dulkadiroğlu Süli Bey'in kızı Emine Hatun'dur. Bu hanım II. Murat'ın da annesi olarak gösterilir.
            Ali Kemal Meram'ın "Padişah Anaları" adlı kitabında anlattıklarına bakılacak olursa, Çelebi Mehmet sarayı dolduran birçok tutsak kız arasından Veronika, Sofia ve Anna adlarında birbirinden güzel 3 Hıristiyan cariyeyi kendine eş olarak seçmiştir. Ve bunlar ona birçok oğlan ve kız doğurdular. Şehzade Murat, Ahmet ve Yusuf adlı oğulları Veronika adlı eşinden doğmuşlardır.
            Bunların içinde en büyükleri olan Murat, kendisinden sonra Osmanlı padişahı olacaktı.
            Osmanlı tarihçileri daha öncekilerde yapıldığı gibi, Murat için de uydurma bir soy kütüğü yaptılar ve annesinin bir Türk beyinin kızı olduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Bunun Dulkadiroğlu Mehmet Bey'in kızı olduğunu söylediler. Kitaplara bu şekilde geçirdiler. Akıllarınca Murat'ın hükümdarlığına gölge düşürmemeye çalıştılar.
            Bir görüşe göre; Mehmet'e Çelebi lakabı Mevlevi tarikatına mensup olduğu için verilmiştir.
            Çelebi Mehmet 32 yaşında öldüğünde; geride Veronika'dan olan Murat, Ahmet ve Yusuf'la, Anna'dan olan Mahmut ve Sofia'dan doğan Kasım adlarında oğulları ile Hatice, Sultan, Ayşe, Selçuk, Hafsa ve Fatma adlarını taşıyan kızları kalmıştı.
            Şimdi hükümdarlık sırası Veronika'dan doğan Murat'taydı. (II. Murat)
            Murat II, 6. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı.


HÛMA (HATUN) SULTAN
(Hûma Hatun mu, Maria Despina mı?)
            II. Murat birçok kadınla evlenmiştir. Bunlardan biri de Sırp kralı Despot Curac Brankoviç'in kızı prenses Maria Despina idi. Vaktiyle Yıldırım'ın eşlerinden prenses Olivera'nın prens kardeşleri Stefan ve Vuk, kardeşlerini Yıldırım'a vererek tahtlarını sağlama almışlardı. Şimdi o tahtta Brankoviç oturuyordu. O da aynı yolu izleyerek, tahtını ve canını emniyete almak için henüz daha 14 yaşında olan kızını bir armağan olarak II. Murat'a sunmaya karar verdi. Kız Osmanlıca'yı da biliyordu.Yüzlerce kişiden oluşan düğün alayı ile güzel kızını Murat'a gönderdi. Sokaklar, Osmanlı ve Sırp bayrakları ile donatıldı. Osmanlı tarafında da sokaklar taklarla süslenmişti. Gece fener alayları düzenlendi. Gelinin geçeceği yollara halılar serildi. Develer kurban edildi.
            Maria Despina, II. Murat'a birçok çocuk doğurdu. Bunlardan biri de Mehmet adını taşıyordu. Bu ileride Osmanlı tahtına oturacak ve İstanbul'u fethedecek olan II. Mehmet yani Fatih'ti.
            Murat'ın öteki Hıristiyan eşlerinden de kızlı erkekli birçok çocuğu olmuştur. Bunlar; Ahmet, Alâaddin, Orhan, Hasan adlarındaki erkek çocuklar ile 6 kızdır.
            Devşirme Osmanlı tarihçileri II. Mehmet'in (Fatih), Mar(i)a Despina'dan doğmuş olmasını, onun yüceliğine gölge düşüreceğini düşünerek, bu kadına Hûma Hatun adını verirler. Bunun Sırp kralının kızı olduğunu söylemeye dilleri varmaz.
            II. Murat tahta oturur oturmaz amcası Mustafa Çelebi'yi öldürttü. Ardından da kardeşleri Ahmet, Mahmut ve Yusuf'un gözlerine mil çektirdi. Geride kalan şehzade Mustafa'yı da İznik'te hamamda yıkanırken yakalatıp öldürttü ve sur dışında bir incir ağacına astırdı. Osmanlı'da şehzade olarak doğmak, ölüme davetiye çıkarmak gibi bir şeydi.
            Anaların ne denli acılar çektiğini varın siz düşünün.

14 Nisan 2012 Cumartesi

OSMANLI DÖNEMİNDE BURSA'DA MUSİKİ


Erdinç ÇELİKKOL
Hoca - Bestekar
Bursa’da Osmanlı döneminde duyulan ilk müzik seslerini  “Bursa’da Musiki” kitabının yazarı Mahmut R. Gazimihal, “İlk bağımsızlık ‘nöbet’ leri Orhan Gazi zamanında Hisarda dövülür oldu. Nurlu Bursa’mızın ilk ulusal sesleri, böylece davul zurna ahenklerinin her ikindi vakti zümrüt bayırlarda çınlayan yankıları olarak kaldı” demektedir. Evliya Çelebi ve diğer seyyahlar Bursa’da Osmanlı sarayında gördükleri ya da duydukları eğlencelerden söz ederler. Bu göstermektedir ki, zaman içinde Bursa’da bir Sanat Musikisi ve birçok sanatçı yetişmiştir. Ancak bunların içinde bir hanım ismine rastlamadım. Bilinen ilk hanım musiki sanatçıları İstanbul doğumlu. Adile Sultan (1826-1899), Dilhayat Kalfa (1710-1780), Ayşe Sultan (1887-1960) bunlardan hemen sayabileceğimiz birkaç hanım ismi.  Sarayda ya da konaklarda hanımlar arasında düzenlenen eğlencelerde musiki icra edildiği bilinmektedir. Bu kadın sanatçıların o ortamlarda yetiştiği muhakkak.

Saray dışında ise musiki çalışmalarının yapıldığı tek mekân tekkelerdir. Semahanelerde çok saygın müzisyenler yetişmiştir. Bursa’da bulunan Karabaşi Tekkesi de bunlardan biridir. Ancak bu ortam da kadınların bulunduğu bir ortam değildir. Bunun dışında Ermeni mahallesi olan Setbaşı’ndaki meyhanelerde Ermeni, Yahudi ve Çingene müzisyenlerin müzik yaptıkları da bilinmektedir. Bayanlar evlerde aldıkları özel müzik dersleri ile musiki yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Madam Refail ve Madam Ralle isimli piyano öğretmenleri bu dersleri veren öğretmenlerdir.

Osmanlı döneminde açılan ilk musiki okulu, 1914 yılında Şehremini Cemil Paşa’nın girişimiyle Paris’ten getirtilen Mösyö Antuan başkanlığında kurulan Darülbedayi içindeki musiki şubesi olan Darülelhandır. Bu okul klasik Türk musikisi eserlerini notaya almak ve sanatçı yetiştirmek için çalışmıştır. Milli Eğitim Bakanlığının İstanbul Belediyesine gönderdiği 9 Aralık 1926 tarihli yazıyla bu okuldaki Türk müziği öğretimine son verildi. Bu durum Türk musikisinin gerilemesine neden olmasa da batı müziğinin ülkemizde gelişmesine katkısı olmuştur. Çünkü özellikle Bursa’da yine erkekler arasında düzenlenen “Gezek” başlangıcı bilinmeyen folklorik bir müzik geleneğimizdir. Günümüzde de bu gelenek devam etmektedir.

Bizim konumuz musikide kadınlar olduğundan, kadınları da Bursa musikisi tarihi sergüzeşti içinde göremediğimizden kadınlarla ilgili musiki gelişmelerini hızlıca 1927 yılına getirmek durumunda kalıyoruz. Bursa Kız Muallim Mektebinde kurulan Talebe Orkestrası üyeleri tamamen bayanlardan oluşan bir yapılanma olarak çıkıyor karşımıza. Türk Ocağı ve Halkevi Orkestralarında da bayanlar yer almıştır. Bir de 1937 yılında Vali Şefik Soyer zamanında kurulan “Müzik Evi” vardır. Bu kurumda da batı müziği çalışmaları yapılmıştır.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Bursa’da Osmanlı döneminde yetişmiş bir hanım sanatçıdan söz etmemiz mümkün değildir. Ancak evlerde özel eğitimle yetişen bayanlar Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren değişik müzik yapılanmaları içinde yer almıştır. Bursa’da Türk Musikisi alanındaki çalışmalarına gelince, ilk girişim 1949 yılında kurulan Bursa Musiki Cemiyetidir. Ancak bu cemiyette de 1960’lı yıllara kadar bayanlar görülmez. Benim ilgi alanım Türk Sanat Musikisi olduğundan Bursalı olan ve Bursalı olmamakla birlikte Bursa’da yetişen bayan Türk Musikisi Sanatçılarının listesi ile yazımı tamamlamak istiyorum.

BURSA  DOĞUMLU  BAYAN  SANATÇILAR

* MÜZEYYEN SENAR                   BURSA / 1918 -                    Ekol - Ses Sanatçısı
* NURTEN ERPEK                         BURSA / 1930 -                    Hoca - Ses San.
* NİGÂR ULUERER                       BURSA / 1932 -                    Ses Sanatçısı
* MEFHARET ATALAY                  BURSA / 1932 -                    Ses San. ve Tiyatro
* SEVİM DERAN                            BURSA / 1937- 1985            Ses Sanatçısı
* NURŞÎZE MELİK                        BURSA / 1946                       Ses Sanatçısı


BURSA DOĞUMLU OLMAYIP, ANCAK BURSA İLE İLGİLİ, ÇOK DEĞERLİ BAYAN SANATÇILAR

* SAFİYE AYL  (Ekol Ses San.) İstanbul / 1902 - 14 Ocak 1998  (Çocuk yaşta Bursa'ya yerleşti, Öğretmen Okulu mezunu)
* MELÂHAT PARS  (Bestekâr-Ses San.)İstanbul / 1912 - 10. 05. 2005
(Pars ailesinin gelini) (M. Baha PARS’ ın eşi)
* FAHRİYE CANER  (Ses San.)  İstanbul / 1921 - 1987  (Çocuk yaşta Bursa’ya yerleşti. Ankara-İstanbul’da Ses San.) 
* GÖNÜL AKKOR  (Ses Sanatçısı) İstanbul / 1942  (Çocuk yaşta Bursa’ya yerleşti .Mûsıkîye Bursada başladı.)
* MEDİHA ŞEN   (SANCAKOĞLU)  Babaeski / 08. 03. 1941 (Ses Sanatçısı - Bestekâr - Şâir)
* CAN AKŞİT (Leblebi) Beşiktaş - İst. 1928 - (Ses Sanatçısı)




OSMANLI DEVLETİ SÖĞÜT'TE Mİ KURULDU, YALOVA'DA MI ?


Hüseyin Genç
Araştırmacı-Yazar
            7 Mart pazartesi günü; Altınova ilçesinde vefat eden bir akrabamızın cenaze törenine katılmak üzere yakınımın özel arabasıyla sabah saatlerinde Bursa'dan yola çıktık. Yalova'nın dörtyol kavşağına girerken üzerinde; “Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulduğu topraklardasınız” yazısının bulunduğu yaya üst geçidinin altından geçtik. Gemlik'te denizi görünce şaşırmıştık! Burada da bu yazıyı görünce gülümsedim! Ecdadına sahip çıkılması güzel bir şeydi. Ancak öyle anlaşılıyor ki bu sözge tanıtım amaçlı konmuş içi boş bir slogandı. İler tutar yanı yoktu. Yalova zaten yemyeşil doğasıyla, kaplıcasıyla, çiçekçiliğiyle, seracılığıyla, sebzesi ve meyvesiyle bütün Türkiye'de ve hatta Avrupa'da tanınan bilinen bir yerdi. Böyle bir işgüzarlığa hiç gerek yoktu. İzmit yönüne dönüşten Altınova'ya kadar olan 16 km.lik yolculuk boyunca bu sözgenin doğru olup olmadığını düşündüm! Akrabalarımın bulunması nedeniyle Yalova'ya sık sık gider gelirim. Bundan dolayı Yalova'yı ve halkını iyi tanırım ve severim. Ama hiç kusura bakmasınlar böyle bir şey yok. Hiç kimse Osmanlı'nın burada kurulduğuna dair herhangibir maddi delil gösteremez.
            Bu tezi ortaya atan dünya çapında tanınan tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık'tır. Dayanağı da miladi 1302 yılının 27 Temmuz'unda; A: Karahisar'daki Sahip Ata Beyliği'nden Konya Sultanı'nın emriyle gönderilen 5000 kişilik askeri yardıma kendine bağlı kuvvetleri de katan Osman Gazi'nin, Muzalon komutasındaki 2000 kişilik tam teçhizatlı ve düzenli Bizans ordusunu bugünkü Yalakdere yakınlarındaki Bapheus(Bafeus) denilen yerde yenilgiye uğratmasıdır. Zaferden sonra bir kısım korkusuz alpler, İzmit körfezini kayık ve sallarla geçerek Boğaz'ın Anadolu kıyılarına dayanmışlardır. Buralarda birtakım yağmalamalarda bulunarak geri dönmüşlerdir. Kostantinapolis'te yaşayan halk korkudan kiliselere sığınarak; Tanrı'nın kendilerini, 'Türklerin gazabından koruması' için dua etmişlerdir. İşte Sayın İnalcık; 'Osmanlı Yalova'da kurulmuştur' derken tezini anılan bu olaya dayandırıyor. Kazanılan zafer küçümsenecek bir başarı değildir. Ancak tek başına yalnızca bu olay, Beyliğin burada kurulduğunun kanıtı olamaz. Öyleyse o zaman ne olmuştur ? Bi kere Osmanlı Beyliği o tarihten sonra daha güçlü ve daha bağımsız hale gelmiştir. Dörtbir yana doğru genişleyerek imparatorluk haline gelmiştir. Aslında Sayın Halil İnalcık da bunu kastediyor olsa gerek! Bu nedenle; Osmanlı Beyliği tam olarak Bapheus(Bafeus) Savaşı'ndan sonra kurulmuştur, dense daha doğru ifade edilmiş olurdu.
            Nasıl ki; Anadolu Selçuklu Devleti 1071'deki Malazgirt zaferinden sonra kurulmuştur deniyorsa, buradaki olay da böyle anlaşılmalıydı kanaatimce.
            Eğer o mantıkla hareket edecek olursak; Anadolu Selçuklu Devleti Malazgirt'te kuruldu denmesi gerekmez miydi? Ama ne olmuştur? Selçuklular 1071'den sonra Anadolu içlerine doğru ilerlediler ve 1075'te Süleyman Şah'ın önderliğinde başkenti İznik olan 'Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurdular. Kurulduğu yer Anadolu'dur, Malazgirt değil. İznik 1097'de Haçlılar tarafından işgal edilince, başkent Konya'ya taşınmıştır.
            Osmanlı Beyliği'nin Yalova ili sınırları içinde kurulduğunu kanıtlayacak, o dönemden kalma Yalakdere'deki yıkık bir köprü dışında ne bir cami, ne bir türbe, ne bir kale vardır. Birçok topoğrafya ve tipoğrafik araştırmalar yaptığını söyleyen Sayın İnalcık buna ne der acaba? Böyle olduğu halde nasıl oluyor da 'Osmanlı Beyliği Yalova'da kurulmuştur' denilebiliyor. Doğrusu anlamak çok zor. Bu sözge havada kalıyor. İçi boş, dolmuyor.
            Bu nedenle kanımca bugüne değin kabul görmüş olan; 'Osmanlı Beyliği Söğüt civarında kurulmuştur' klasik görüşü daha mantıklı ve daha doğrudur. Zira, Ertuğrul Gazi'nin de mensubu olduğu Kayı Boyu'nun Karakeçili Oymağı 400 çadırlık obalarıyla doğudan gelip bu toprakları yurt tutmuşlardır. Ertuğrul Gazi vefat ettikten sonra Karakeçili ve diğer Türkmenler uzak yakın demeyip gelerek her yıl onun ölüm gününde türbesinin etrafında toplanıp anma törenleri düzenlemişlerdir. Bu gelenek günümüzde de devam ediyor. Buralarda Osmanlı'nın ilk döneminden kalma pek çok eser vardır. Örneğin: Ertuğrul Gazi ve eşi Halime Hatun ile Oğlu Saru Batu'nun (Savcı Bey), gaza arkadaşlarının ve Dursun Fakih'in kabirleri Söğüt'tedir.
            Şeyh Ede Balı, Malhun Hatun ve Bala Hatun'un türbeleri Bilecik'tedir.
            Osman Gazi'nin Ninesi Hayme Ana'nın mezarı Domaniç'in Çarşamba köyünde bulunmaktadır.
            Yenişehir'i de Osman Gazi'nin kurduğu rivayet edilir.
            Bu eserlerden ve bilgilerden anlaşılacağı üzere Osmanlı'nın asıl kuruluş yerinin merkezi Söğüt'tür.
            Yeni ortaya atılan görüş tarihçileri ikiye bölmüştür. Bazı kimseler körü körüne destek olmuşlardır bu teze. Söğüt Belediye Başkanı ise tepki göstermiştir. Bir akademisyenin savunduğu tezin yandaşlarınca da desteklenmesi onun doğruluğunun tam kanıtı olamaz. Aslında ortaya konanlar da pek öyle bilinmeyen şeyler değil. Bir de oralarda yaşayan halkın görüşünü alsınlar. Nesilden nesile aktarılan rivayetler var. Bunlarda gerçeklerle ilgili birtakım bilgiler saklı olabilir! Anlatılan öykülere kulak versinler. Bilecik'in, Yenişehir'in köylerinde; Karacahisar alınırken düşmanı şaşırtmak için keçilerin boynuzlarına nasıl ışıldak bağlandığını dinlesinler. İznik köylerinde; kalenin ilk alınışı sırasında kendi askerlerinin sayısını çok göstermek için kaplumbağaların üzerlerine mum dikilerek nasıl ormana salındıklarını duysunlar. Ören yerlerinde ve yabancı kaynaklarda daha detaylı araştırmalar yapılmalı. Masa başında yapılan araştırmalar yeterli olmaz. Latince veya Osmanlıca yazılı bir belgeyi Türkçe'ye çevirmekle iş bitmiyor.
            Bu gibi çalışmalarla birçok bilinmeyen yeni şeyler ortaya çıkarılabilir.