Yörük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yörük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

ULUDAĞ'IN ARKA YÜZÜNE YOLCULUK...


Sıcak geçen yazın ardından, eylül ayının o yüzümüzü okşayan nemli ılık rüzgarının keyfini çok da fazla çıkaramadan kendimizi uçuşan yapraklar ve yağmur taneleri arasında buluverdik. Paltolarının yakasını kaldırmış adamlar hızlı adımlarla sokaklarda koştururken, Bursa’nın meşhur lodosuna boyun eğmek istemeyen şemsiyeler bir öyle bir böyle dönüp duruyor köşe başlarında sahiplerinin elinde.

Yılın en kısa günleri, geceler uzun mu uzun. Belki köşedeki kahvehanede, belki eski Bursa çarşısında bir handa ya da sıcak evlerde dost sohbetleri, sıcak bir fincan kahve etrafında paylaşılacak hikayeler için en güzel günler. Birazda içimize kapandığımız belki de sadece etrafı gözlemlemek istediğimiz günlerden. Öyle ya hava karanlık, dünya gri, özlemişiz gökyüzünün mavisini, güneşin altın sarısını. Yazın güneşini ararken tenimiz, sıcak yaz meltemlerini özlerken yüzümüz elime yavaşça dokunan hışırtılı şeyde neyin nesi? Adımlarımı yavaşlatıp omzumun üzerinden geriye bakıyorum. Bir yaprak bu, kimbilir hangi ulu çınarın yaprağı? Bana bir sonbahar hediyesi olduğu kesin. Asfaltın üzerinde rüzgarın bir o yana bir bu yana üflemeye çalıştığı kuru yaprağı eğilip alıyorum elime, usulca çantama koymaya çalışıyorum kırmadan, ezmeden. Başımı kaldırıyorum, hava kararsız, bulutlar hızlı. Uludağ‘ın zirvesine doğru koşuyorlar. Mevsimin ilk karı yüce dağın eteklerine serpilmiş, şehre uzanmak istiyor. Peki ya siz? Caddelerde yürürken önünüzde uçuşup giden yapraklara gözünüz ilişti mi hiç? Bursa’nın o meşhur ve her geçen gün sayısı azalan çınar ağaçlarının döktüğü yapraklara? Her yer onlarla dolu olur bazen, öyle ki; halı gibi kapladığı olur sokakları... Üzerlerine basan ayakların çıkardığı hışırdama sesleri eşliğinde gidip gelirsiniz iş yerlerinize, evlerinize... Farkında mısınız acaba geçip giden mevsimin sonbahar olduğunun?

Hayat koşturmacası içinde hemen yanı başınızdaki Uludağ’a baktınız mı hiç? O görkemli dağın, değiştirdiği örtüsüne, kış hazırlığına hiç gözünüz takılmadı mı? Her gün yürüdüğünüz Atatürk caddesinde, Setbaşı’nda ya da Çekirge’de... Başınızı kaldırıp da şöyle bir baktınız mı şehri kucaklayan o dağa? Ve hiç merak ettiniz mi o dağın arkasında neler var, kimler yaşar?  Yaşadığım şehri, civarını ve kültürünü bilmeliyim, bu güzel sonbahar gününü evde geçirmemeliyim diye kendi kendime söylenirken, adımlarımı biraz daha sıklaştırdım. Şehrin büyük çoğunluğunun sıcak yataklarında yorganlarını üzerine bir kez daha sıkı sıkı çektiği bir pazar sabahı rüzgarın savurttuğu yapraklar eşliğinde dağ köylerine gitmek için buluşma noktasına doğru yürüyordum.
Dağ köyleri yolculuğuna gidecek şanslı bir grup insandan biri olarak hemen araçtaki yerimi aldım. Dumanı tüten bir bardak sabah çayını içeceğimiz ilk mola yerimize doğru giderken kış hazırlığındaki dağların içinde kıvrılıp giden Keles yolunda hem büyüleniyor hem de arkadaşlarımızla çekemediğimiz kareler için hayıflanıyorduk. Kasım ayının sonlarına yaklaşmamıza rağmen yeni doğan güneş tüm sıcaklığını veriyordu doğaya ve yeni güne.

Çaybaşı köyüne yaklaştığımızda Uludağ, Bursa şehrine hiçbir zaman göstermediği o görkemli arka yüzünü bizden sakınmıyordu artık... Karlı zirvenin muhteşem görüntüsü bu noktadan itibaren gün boyu bizimle olacaktı. Keles girişindeki “Türkistan’dan gelen ses Keles’ e Hoşgeldiniz” yazısı, bizi Orta Asya’dan göç etmiş Türkmen ve Yörüklerin diyarında selamlıyordu. Türkolog Bayzamis Hayif’e göre; Keles, Güney Kazakistan’da bir nehir, ayrıca da Taşkent vilayetinin kazasıdır... Kaynaklara göre; Kayı boyuna mensup Oğuz Türkleri, Orta Asya’dan göç ederek, bu bölgelere yerleşir. 12 ve 13. Yüzyıllarda yaşamlarını yeniden kurdukları bu bölgeye Keles adını verirler. Amaçları da; eski yerleşim yerlerinin hatırasını yaşatmaktır. Yöredeki bazı köy ve mevki isimlerinin Türkistan’dakilerle karşılaştırıldığında aynı veya benzer olduğu da görülebilir.
Gün erken, belli ki; Keles kasabası da yeni uyanıyor. Kasabanın üzerine çökmüş sis tabakasına evlerin bacalarından çıkan dumanlar ressamın tablosuna attığı fırça darbeleri gibi renk katıyor. Güneşin ilk ışıkları Keles’i,  kasaba meydanında içtiğimiz sabah çayları da içimizi ısıtıyor... Sonrasında, bizi bekleyen Gelemiç köyüne doğru yola çıkıyoruz. Köy, gerek kurulu olduğu yamaç, gerekse korunarak günümüze kadar ulaşabilmiş evleri ve samanlıkları ile her birimize fotoğraf için uygun bir ortam sunuyor. Hiç beklemediğimiz bir anda yolumuza çıkan bir teyze ile soluğu ekmeklerin pişirildiği fırında alıyoruz. Fırından yeni çıkan ekmekleri ikramda gecikmeyen köy sakinleri, bunu devamında da bizi köyde gerçekleşecek olan düğüne davet ediyorlar. Bir anda minibüsümüzün çevresini saran köylülerin, düğün yemeğine ve eğlenceye davet eden ısrarlarına teşekkürle yanıt veriyoruz; yolumuz uzun...
Enfes manzaralar ve vadiler arasında tepeleri tırmanmaya devam ediyoruz. Uludağ’ın arka yüzündeki yolculuğumuzda durak bu kez Sorkun köyü. Sorkun köyündeki rehberimiz; köyün ve Keles yöresinin meşhur tongurdaklı kaşıklarını yapan İbrahim amcanın oğlu Halit. Köydeki çocuklar bizleri, hiç yalnız bırakmıyorlar. Bu arada bizlere poz vermekten öyle keyif alıyorlar ki, o küçük yüzlerin fotoğraf karelerine nasıl yansıdığını merak edip yanımıza koşuyorlar ve soruyorlar “Nasıl çıktık? Nasıl oldu?” diye.  Hayrettin Bey’in evinde, Ayşe Hanım ve arkadaşları yöreye has dokuma ve dizgeleri yapmaya çalışıyorlar. Ayşe hanımdan kadınların bele taktığı boncuklu, püsküllü dizgenin dokunuş öyküsünü izliyoruz. Bir köşede yalnız başına duran “çufalık tezgah”, belli ki sessiz sakin geçecek kış günlerinde evin hanımının kendisine hayat vermesini bekliyor. Köyün büyüklerinden Ömrüye teyze geleneksel dokumaları ve bayan fesi yapımını yanına aldığı gençlere öğretiyor, Havva abla dokumalara hayat verdiği tezgahına sıkı sıkı sarılmış. Yöresel kıyafetlerin uyarlandığı bebekler de son günlerin modası olmuş. Yüzümde geleneksel sanatların az sayıda insan tarafından da olsa yaşatılmaya çalıştığını görmenin verdiği memnuniyetle taşlı yollarda yürümeye devam ediyorum.

Gün ilerledi, öğlen oldu ve bizler acıktık. Yönümüz, İbrahim amcanın evi... Hanife teyzenin hazırladığı köy yemeklerinin kokusu burnumuza kadar geliyor. Yer sofraları hazırlanmış, köy ekmeği bol... Sofralardaki neşe ve evdeki ortam bana Türkmenlerin şenliklerini hatırlatıyor. Osmanlı Beyliği döneminde, yazlık olarak kullanılan Keles Kocayayla’ya iniş ve çıkışlarda düzenlenen o şenlikleri... Bu gelenek günümüzde de devam ediyor. Keles’e 5 km mesafedeki Kocayayla’da her sene haziran ayının ikinci pazar günü şenlikler düzenleniyor. Ayrıca günümüzde özellikle haziran ayında, kiraz-çilek zamanı Uludağ’ın arka tarafında birçok köyün kendine has festivali var artık.

Yemek ziyafetinin üzerine birer bardak çay gider elbet... İbrahim amcanın yandaki evi keyif çaylarımız için uygun bir mekan. Ev; bölgedeki el sanatlarının yaşaması için bu işle uğraşanlara uzun zamandır destek olan R. Şinasi Çelikkol tarafından kaşık atölyesi ve gelin odası olarak düzenlenmiş 2 odadan oluşuyor. Gelin odasındaki sedirlerde oturup çaylarımızı yudumlarken, duvarlarda sergilenen dokumalar, işlemeler ve kıyafetlere dalıp gidiyoruz... Türkmen ve Yörük kültürü araştırmacısı ve bölgeyi çok iyi bilen grup liderimiz R. Şinasi Çelikkol bize köye dair hikayeler anlatırken, herkes Sorkun köyünün hayal aleminde bir rol üstleniyor ve sobada yanan odunun çıtırtıları eşliğinde şarkılar, türküler başlıyor söylenmeye.

Son durağımız, Kocakovacık köyü... Bizi köy meydanında karşılayan Rafet ağabey ile sokaklarda yürürken misafirhane ve çamaşırhaneleri geziyoruz. Fırın başında ekmeklerin çıkmasını bekleyen köy sakinleri, yün eğirmekte olan teyzeler burada da bizleri yüzlerindeki sevecen gülümsemelerle selamlıyor. Marangoz Şerafettin usta köyde özelliklerin evlerin ahşap oymalarını yapan kişi olarak meşhur, hanımı da köyde el dokumaları, göbekli şal, göbekli peşkir ve dizgeleri hala yapan kişilerden. Faden teyzeyi de unutmamak lazım.

Güneş yavaş yavaş alçalmaya hava serinlemeye başlıyor. Güneşin ışıklarını son dakikasına kadar kullanmak arzusundayız. Günü uğurlamak için köyün üzerindeki tepede kurulu okulun bahçesine çıkıyoruz. Bu tepeden köyün manzarasına da doyum olmuyor. Hava serinledi birden... evlerin bacalarından yer yer tütmeye başlamış dumanlar... Güneş bizi son kez selamlayarak karşı tepenin ardında kayboluyor, mavi gökyüzü yerini yavaş yavaş yıldızlara bırakıyor.

Şimdi, bizleri köyün terzisi ve ileri gelen büyüklerinden Süleyman Amca’nın evinde hiçbir yerde bulamayacağımız hikayeler eşliğinde bir akşam yemeği ziyafeti bekliyor...
Hava karardı, köyün sürüleri evlerine dönüyor. Tarlalarda çalışanlar köye döndü bile.

Doğa dostları, Karagöz Turizm organizasyonlarında bizi yalnız bırakmayan Bursa gönüllüleri ile Bursa’ya, eve doğru yola koyulma zamanı... Uludağ, yüce dağ, nasıl ki Bursa şehrini kucaklıyorsan bizi de kucakladın bugün... Biz de seni ve bugünü ölümsüzleştirdik karelerimizde. Yaprağa ne mi oldu? Çantamda gün boyunca hiç tahmin etmediği, Bursa lodosunun dahi ona yaşatamayacağı bir seyahate tanıklık etti ve evimdeki eski ahşap konsol -aynanın üstünde uzun kış günlerinin geçmesini bekliyor şimdi. 
Yazı ve Fotoğraflar: Uğur ÇELİKKOL

6 Nisan 2012 Cuma

BURSA’DA OĞUZ BOYLARININ İZLERİ VE KARAKEÇİLİLER



Malazgirt zaferinden (1071) sonra, Türk boyları akın akın Anadolu’nun içlerine doğru aktılar. Değişik yörelere yerleştiler. Yerleşim yerlerine kendi adlarını verdiler. Bugün Anadolu’nun birçok yerinde, Türklerin ataları sayılan 24 Oğuz boyunun, adlarıyla anılan köyler vardır.
Türklerin, 1075’den itibaren Bithynia (Bursa) yöresine yerleştiğini biliyoruz. Bazı kayıtlarda yer alan bilgilere göre; Osmanlılar bu bölgeye geldiklerinde, üç nesildir burada yaşayan Türklerle buluşmuşlardır. Lakin, Osmanlılar’dan önce kurulan bir yerleşim yeri adı tespit edilememiştir. Muhtemeldir ki, bu dönemde gelenler kentlere yerleşmişler veya çadırlarda konar-göçer olarak yaşıyorlardı! Bunlar Selçuklular zamanından kalmış olabileceği gibi, daha önceleri Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen ve oradan da buralara gelmiş Türkler de olabilir!
Osman ve Orhan Bey zamanlarında buralardaki birkaç yerleşmenin Kızık, Kınık, Çepni gibi adlarının olması, göçebe Türkmenlerin o devirlerde buralarda konakladıklarını kanıtlıyor. Boşalan bazı Rum köylerine de Türkler iskân edilmiştir.
1530 yılına ait 166 nolu tahrirat defterinin 7, 10, 37, 138, 153 ve 174. sayfalarında Uludağ çevresinde yaşayan yörüklerin adları ve hane sayıları şöyledir:
Mihaliç’te (Karacabey) Hz. Emir vakıfları arasında yaşayan Eymürler 28, Keçililer 26, Uzuncalar 26, Sofian 49 hane olarak kayıtlıdır. Mihaliç’te toplam 31 cemaat vardır.
Geçmişte şimdiki merkez ilçe Nilüfer sınırları içinde 1, Atranos’ta (Orhaneli) 2, Kite’de (Ürünlü) 3 büyük Yörük cemaati mevcuttu.
Bursa’ya bağlı olan Yörük cemaatinden Akçakoyunlular 42 (Aksungur, Alaşar, Altıntaş, Ovaakça, Karacabey ve Orhaneli çevrelerinde), Serhanlar 10 haneden oluşmaktaydı. Kite (Ürünlü) Yörükleri ise 58 hanedir. Atranos’a (Orhaneli) bağlı Karacalar Yörükleri de 35 hanedir.
Bu kayıtlardan anlaşılan o ki, XV. ve XVI. yy.da Bithynia (Bursa) yöresinde fazla bir göçebe nüfus yoktur.
(Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu-R. Kaplanoğlu, Avrasya-Etnografya Yayınları)
Bursa’nın her bucağında, her köşesinde Yörük ve Türkmenlere ait izler bulmak mümkündür.
Tarihi yapılarda, kilim ve halı motiflerinde, hattatların yazılarıyla süslemelerinde, mezar taşlarında, yazıtlarda, ahşap yapı bezemelerinde, dokuma kumaşlarda, mermer kitabelerde, han, hamam ve cami gibi yerlerde, Oğuz boylarına ait damgaları, simgeleri çokça görebiliriz.
Bursa’da Yıldırım Camii’nin dış revaklarının sağ ve sol sarkıtlarında yer alan çini süslemelerde, Yeşil Camii’nin batı duvarında, Orhan Camii’nin duvar süslemelerinde, Zeyniler Camii’nin kıble tarafındaki duvarına konmuş bir mermer üzerindeki kabartmalarda ve Yeşil Türbe’nin kapısında yer alan kabartma motiflerde Bayat boyuna ait damga yer alır.
1487 ile 1573 yıllarının tahrirat defterlerinde, Gemlik’in Engürücük köyüne bağlı Bayat adlı bir mezra yer almaktadır. Bu mezranın yerinde şimdi bir çiftlik vardır.
Bütün bu işaretlerden anlaşıldığına göre; Osmanlı’nın kuruluş devrinde Bayat boyu mensupları Bursa çevresinde de yaşamışlar ve önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.
Boğazköy/Eskimezarlık, Mudam/Ocaklı (Mustafakemalpaşa), Ovaesemen (Karacabey) ve Fodra/Alâaddin (Nilüfer) köylerinde Alkaevli boyunun damgası bulunmuştur.
Kum ve Voyvoda/Yeşilova (Mustafakemalpaşa) köylerinde ele geçen eşyaların üzerinde de Karaevli boyunun damgası görülür. (A.R.Yalgın, Anadolu’da Türk Damgaları, Bursa-1943)
Bursa’nın doğusunda Uludağ’ın kuzeye bakan eteklerinde 7 Kızık köyü, Yenişehir’de Avşar, Mudanya’da Çepni, Orhangazi’de Üreğil, İnegöl’de Eymür, Alayunt, Mustafakemalpaşa ve Keles’te Alpagut, yine İnegöl ve Büyükorhan’da Kınık ile İznik ve Büyükorhan’da Bayındır adlı köyler bulunmaktadır. Tarihi belgelerde Yenişehir ilçesine bağlı Dışkaya/İğdir adlı bir yerleşme yer alır. Bugün Gürsu ilçesinin bir köyü İğdir adını taşımaktadır. Bu köy, 1521 tarihli tahrirat defterine göre, Timurtaş oğlu Timurhan’ın tımarıdır.
Bazı eski kaynaklarda da Yenişehir’e bağlı Halkaevli köyünden söz edilir. Buradaki bir arazi Osman Gazi tarafından, aynı ilçenin Barcın köyünde zaviyesi bulunan Esenli Şeyh adındaki dervişe vakıf olarak tahsis edilmiştir. Şeyhin nesli 1767 yılına kadar burada yaşamıştır.
Bunlardan başka Orhaneli ilçesine bağlı Danişment, Eskidanişment, Yenidanişment, Budaklar (1530’da kaydı var), Emirköy, Karesiköy, Sadağı, Seferiışıklar (şimdi Osmangazi’ye bağlı), Keles’e bağlı Basak, Güneybudaklar (şimdi Osmangazi’ye bağlı), Kozbudaklar, Menteşe, Harmancık’a bağlı Balatdanişment, Hobandanişment ile Osmangazi ilçesine bağlı Selçukgazi ve Karaman (şimdi mahalle) gibi eski beyliklerin, oymakların ve boyların adlarını taşıyan daha birçok köy vardır.
Kayacık (Kestel) ve Kayapa (Nilüfer, Büyükorhan) yerleşmeleri Kayı boyunun adını çağrıştırır! 1487 yılı kayıtlarında, İnegöl’e bağlı Kayı adlı bir köy bulunmaktadır.
Kayıların, 2 ok ve bir yaydan oluşan damgaları, Bursa çevresinde ele geçen bazı eşyalar üzerinde görülmüştür.
Osmanlı Devleti’ni kuranlar Kayı boyundan geldiklerinden, Bilecik ve Bursa illerinde yaşayan yerli halkın birçoğunun bu boya mensup olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Yerli, Manav, Yörük ve Türkmen diye tabir edilen köyler, genelde eski Türk boylarına dayanmaktadır.

KIZIK KÖYLERİNİN SÖYLENCESİ
Bursa yakınlarındaki Kızık köylerinin söylenceleri de şöyledir:
Osman Gazi zamanında Bursa çevresine yerleşmek isteyen Kızık boyu mensuplarına, Karakeçililer engel olmak ister. Bunun üzerine Osman Gazi Karakeçililer’den 7 güzel kızı, Kızıklar’dan 7 delikanlıyla evlendirir. Böylece barış sağlanır. Bu 7 ailenin her biri ayrı bir yere yerleşir. Zamanla bunlardan 7 köy oluşur.
Bursa’nın doğusunda, Uludağ’ın kuzeye bakan yamaçlarında, birkaç kilometre arayla sıralanmış; Cumali Bey tarafından kurulmuş olduğu söylenen Cumalıkızık, Hamlı Bey tarafından kurulan Hamamlıkızık, Fethi Bey tarafından kurulan Fethiye/Fidyekızık, Dal Bey tarafından kurulan Dallıkızık, Bayındır Bey tarafından kurulan Bayındırkızık, dere kenarında kurulduğu için Derekızık ve değirmeni olduğu için Değirmenlikızık denilen 7 tane Kızık adı taşıyan köy vardır.
Bir başka rivayete göre ise; Cumalıkızık adının, çevre köylülerinin buradaki camide Cuma namazı kılmalarından, Hamamlıkızık adının, bu köyde hamam bulunmasından, Dallıkızık adının, buranın çok sık ağaçlar içinde bulunmasından, Bayındırkızık adının, bu köyün bakımlı ve güzel olmasından geldiği belirtilir. Derekızık ve Değirmenlikızık’ın kimler tarafından kurulduğu belli değildir. Bu husus söylencelerde geçmez.
Bu köyler Osmanlı’nın kuruluş yıllarından beri, yaklaşık 700 yıldır buradadır. Rivayete göre bu köyleri kuranlar 7 kardeştir. Kadı sicillerinde, 10 kadar (Kızıkşıhlar, Kiremitçikızık, Ortakızık gibi…) Kızık adlı köy geçer. Bugün bu köylerin beşini biliyoruz. Diğerleri çeşitli nedenlerle ortadan kalkmıştır.

KARAKEÇİLİLER
Kayı boyuna bağlı büyük aşiretlerden (oymak) biridir. Bunlar, bugün küçük topluluklar halinde Suriye’nin kuzeyinde, Güneydoğu Anadolu’nun bazı yerlerinde, Kırşehir, Ankara, Eskişehir, Kütahya (Domaniç), Bursa (Orhaneli) ve Balıkesir (Dursunbey) dolaylarında yaşamaktadırlar.
Bilindiği gibi Kayılar; Hazar ötesi ve Horasan’dan yola çıktıktan sonra önce, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki Karacadağ çevresine, daha sonra Ankara yakınlarındaki Karacadağ yakınlarına gelmişler, oradan da Söğüt’e göç etmişlerdir.
Gaziantep, Kırşehir ve Ankara dolaylarında, başka ad altında da olsa bu aşiret tarafından kurulmuş köyler vardır. Bu aşiret mensupları kalabalık ve göçebe oldukları için Anadolu’nun birçok yerine dağılmışlardır.
Osmanlılar’dan kalma eski belgelerden anlıyoruz ki, Karakeçili aşireti XV. ve XVI. yüzyıllarda Kırşehir yöresinde göçebe bir yaşam sürmekteydi.
XVII. yüzyılda Ankara-Eskişehir arasında hayvancılığa elverişli bir yere yerleştirildiler.
Kırşehir yöresinde yaşayanların bir kolu olan Ankara Karakeçilileri, “Ulu Yörük” olarak adlandırılır. En yoğun oldukları yer Kırıkkale’dir.
Araştırmacı yazar A. Rıza Yalgın’ın 1940’ta Uludağ dergisinde yayınlanan bir makalesine göre; Karakeçililerin geçmişte Ertuğrul Gazi’yi anma törenleri şöyle yapılıyordu (özet olarak):
Osmanlı’nın Rumi takvim kullandığı yıllarda, Teşrinievvel (Ekim) ayının 19. günü ile 30. günleri arasında Kütahya, Simav, Bursa, Uludağ’ın güneyi, İznik, Kocaeli, Eskişehir, Söğüt ve Sakarya dolaylarında göçer veya yarı yerleşik olarak yaşayan Karakeçililer; kendilerine özgü en güzel giysilerini giyerler, süslenirler, 10 günlük azıklarını ve kurbanlık koçlarını da yanlarına alarak, oba reislerinin yönetiminde Eskişehir’e gitmek üzere çoluk çocuk yollara düşerler ve I. Teşrin ayının 31’inde orada toplanmış olurlardı. O gün Eskişehir’in hükümet meydanında bir festival havası estirilirdi. Padişah II. Abdülhamit’in fermanı gereğince, başta mutasarrıf olmak üzere kadılar, müftüler, eşraf, ayan ve metropolit gibi kimseler, atları üzerinde mağrur bir eda ile geçen bu görkemli Türkmen topluluğunu “hoş geldiniz” diyerek karşılardı. Müftü veya kadı duada bulunur, sonra aşiret çoluk çocuk ve kurbanlıkları ile birlikte Söğüt’e uğurlanırdı. Kafile, kır atının üzerindeki aşiret reisinin ardında, davul zurna sesleri arasında yeniden yola koyulurdu.
Eskişehir’den bir sel gibi akan, bu en az 3 bin evlik kalabalık, Söğüt yakınlarındaki Oluklu köyünde karşılanır ve davul zurna eşliğinde hep birlikte kasabaya girilir, Ertuğrulgazi’nin türbesinin etrafı doldurulurdu. Hemen çadırlar kurulur, ateşler yakılır, kurbanlar kesilir ve tören başlardı. Şölen 4-5 gün devam eder, bol bol etli pilav yenirdi. Bu arada Karakeçililer cirit oynarlar, güreş tutarlardı. Sonra unutulmayacak anılarla herkes kendi yöresine dönerdi.
Çok eskiden beri süregelen bu gelenek, II. Abdülhamit zamanında resmi törenler şeklinde düzenlenmeye başlanmıştır. II. Abdülhamit, Osmanlı Hanedanı’ndan geldikleri için güven duyduğu bu aşiretin gençlerinden, “Ertuğrul Alayı”nı kurdu. Bunları saray muhafızı olarak görevlendirdi.
Onlar için:
“Ertuğrul ocağında uyandım.
Şehitlerin kanlarıyla boyandım”.
Dizeleriyle başlayan bir marş besteletti. Alman İmparatoru Wilhelm’in İstanbul’u ziyareti sırasında, kendisine bu alaydaki askerlerin akrabaları olduğunu söylemiştir.
Karakeçili oymağı, Kurtuluş Savaşı’na “Bolşevik Taburu” adı altında katılır. (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C.1, S. 162)
Üzerinde Bayat boyunun damgası bulunan Ertuğrul Gazi’nin türbesi, Yunan işgali sırasında yıkılmış ve o güzel anma geleneği uzun bir süre unutulmuştur! Ancak son yıllarda bu gelenek, yeniden canlandırılmıştır. Her yıl eylül ayının ilk günlerinde burada törenler düzenlenmektedir.

BURSA’DAKİ KARAKEÇİLİLER
1960’lı yıllara değin Bursa ilinde göçebe olarak yaşayan 2 topluluk vardı. Bunlardan biri Kızılkeçililer, diğeri de Karakeçililer olarak anılıyordu. Bu iki aşiret birbirleriyle pek geçinemezler ve birbirlerinden hoşlanmazlardı. Aralarında çok belirgin adet ve yaşayış farklılıkları vardı.
Kızılkeçililer yük taşımada deveden yararlanır, Karakeçililer ise deve ile yük taşınmasını ayıplarlardı. Onlar taşımada attan  faydalanırlardı. Kızılkeçililer ip eğirmede kirman, Karakeçililer iğ kullanırlardı.
Bursa’da Karakeçili oymağı tarafından kurulan birçok köy vardır. Dışkaya (Gürsu), Çeki (Orhaneli), Gölbaşı (Kestel) bunlardan bazılarıdır.
Çeki köyüyle ilgili çok özel bilgilere ulaştık. Şöyle ki:
Köy, 1851 yılında Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa tarafından iskan edilmiştir. Köyün kurucusu ve ilk muhtarı Karakeçili oymağının küçük bir obasının reisi olan İbrahim Kâhya’dır. Sözü edilen oba, yazı Domaniç yöresindeki Tevlez yaylasında geçirir, kışın ise köyün şimdiki bulunduğu yerde konaklarmış.
Rumi 1267(1851) yılına kadar çadırlarda yaşayan Çekili Karakeçililer, o yıldan itibaren yerleşik yaşama geçmeye başlamışlar. Rumi 1281’den itibaren de ormandan kestikleri ağaçlardan ve dallarından kendilerine “çatma” denilen basit evler yapmışlardır. Köyün camisi dahi bu tarzda inşa edilmiştir. (Eskiden Rumeli’nin bazı yerlerindeki Türk evleri de böyleydi!)
1940’lı yıllarda; köyde geleneksel olarak yapılagelen dokumacılık, yağcılık, demircilik ile Söğüt’teki Ertuğrul Gazi türbesi çevresinde düzenlenen panayır hakkında etnografik ve folklorik bilgiler elde edilmiştir.
24.8.1941 günü, Orhaneli Kaymakamı Dündar Egeli ile adı geçen köye giden araştırmacı-yazar A. Rıza Yalgın, Mehmet Ali Aybey rehberliğinde evler arasında dolaşırken, “öreke”sini beline takmış, iğle keçi kılı eğiren 110 yaşlarındaki Havva Ana ile karşılaşır. Ona:
-Ana, siz kirman kullanır mısınız ? diye sorar.
-Biz Kızılkeçili değiliz. Onu Kızılkeçililer kullanır, diye yanıt verir yaşlı kadın.
XVII. Yüzyıla ait kadı sicillerinde İnegöl’ün Bedre köyü yakınlarında II. Murat’ın vakfı olan Karakeçe adlı bir Yörük mezrasından söz edilir. Burada yaşayanların da Karakeçili aşiretinden olduğu sanılıyor!
Bursa’nın Osmangazi ilçesine bağlı, I. Murat zamanında vakıf köyü olan Selçukgazi halkının da bu aşiretten olduğu söylenir.
Karakeçililer’den bir bölümü Balıkesir’in Dursunbey ilçesi civarında yaşamaktadırlar. Bunlar yazın Domaniç taraflarındaki yaylalara göçerler. Yarı göçebe bir yaşam sürerler. 2 bin yıllık Oğuz geleneğini sürdürürler. Domaniç civarında yerleşik yaşam süren Karakeçililer de vardır.
Bursa’nın Beylik (Karacabey) ve Çeki (Orhaneli) köylerinde, üzerinde Karakeçili oymağına ait oymak sembolü olan eşyalar bulunmuştur. (A. R. Yalgın, Anadolu’da Türk Damgaları)
Bursa, Anadolu’nun diğer yerleri ve Avrasya coğrafyası üzerinde Oğuz boylarının izlerini sürmeye devam edeceğiz.
Hüseyin GENÇ / Araştırmacı-Yazar

KARAKEÇİLİ AŞİRETİNİN BİTİNYA (BURSA) ÇEVRESİNE YERLEŞMESİ



Karakeçililerin Anadolu’ya ilk gelişleri Malazgirt Savaşı’ndan çok daha öncedir. XI. Yüzyıl başlarında buralarda yerleşmeye başladıkları tarihi kayıtlara geçmiştir. Çağrı Bey’in komutanlığında Türkmenler, 1018’de Doğu Anadolu’daki Ermenileri bozguna uğratır.
Aslında Malazgirt Savaşı, Doğu Anadolu’ya yerleşen Türkleri buradan atmak için düzenlenmiştir.  Savaşı yitiren Bizanslılar için çöküş dönemi başlamıştı!
Türkmenler bundan sonra 200 yıl boyunca kafileler halinde Anadolu içlerine doğru ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Bunların arasında tabii ki Kayılar ve Karakeçililer de vardı.
Bazı Ermeni (Anadolu’ya Kuzey Yunanistan’dan gelmişlerdir) kaynaklarında Anadolu’ya gelen Türkler şöyle anlatılır:
“Mızrak, ok, yaydan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örgülü saçlı, rüzgar gibi uçan atlıları karşısında hiçbir güç duramaz. Yağmur gibi yağan okları bütün hedefleri yok eder.”
Bilge Kağan kayınpederine bir kent tesis ederek, budunu (ulusu) ile orada yaşamasını ister. O ise: “Şehirde, köyde yaşamak bizim işimize gelmez. Göçebe kalırsak Çinlilerle daha iyi mücadele ederiz” der.
Selçukname’nin yazarı: “Sakın olmaya ki şehirlerde oturasınız, yerleşesiniz. Zira şehirlerde oturanların ili ve boyu malum olmaz. Beylik ve asalet ancak göçebelikte, Türkmenliktedir” diyerek atalarının nasihatını bildirir.
Yazıcıoğlu tarihinde de şöyle bir rivayet var. Merhum Kara Osman dahi daim bu öğüdü oğullarına verirmiş: “Olmasın ki oturak, olasız ki beğlik, Türkmenlik ve Yörüklük edenlerde kalur” demiş.
Araştırmacı-Yazar Muharrem Bayar’ın “Karakeçili Yörük Aşiretinin Kültür Hayatı” adlı eserinde rivayetlere uygun güzel bir dörtlük var. Birlikte okuyalım:

“Ekme bağ, bağlanırsın.
Ekme ekin, eğlenirsin.
Çek deveyi, sür koyunu.
Bir gün olur ‘bey’lenirsin.”

Tam bir konargöçer yaşamı anlatılıyor. Asalet ve beylik özgür olmakla eşdeğer tutuluyor.
Türkmenler yerleşik yaşama geçen boydaşları için ‘Yatuk’ (tembel) tabirini kullanmışlardır. (Kuzey Bulgaristan Türkleri ahşaptan yapılan bir su kabına ‘yatık’ derler.) Daha sonraları toprak sahibi olmak, asalet ve itibar unsuru olarak kabul edilmiştir.
Yazar Muharrem Bayar’ın aktardığına göre, Seyitgazi’nin Bahşişli köylüleri: “Ecdadımız Horasan’dan beriye yürüyerek gelmiş. Yörük yürüdü, kıllı deriyi sürüdü demişler, adımız Yörük olmuş. Bizim atalarımız Toroslar’dan gelmiş. Hala oralarda akrabalarımız var” derler.
Ertuğrulgazi ve Osmangazi devrinde Bitinya (Bursa) denilen yöreye pek çok Türkmen toplulukları yanında Karakeçili oymakları da gelip yerleşmiştir. Bunlarla Uludağ çevresine ve Bursa ovasına doğru akınlar düzenlenmiştir. Türkmenler ve Yörükler yeni fethedilen yörelere yerleşerek köyler kurmaya başlamışlardır. Buralardan daha batıya giderek Balıkesir ve Manisa dolaylarını yurt tutan Karakeçili obaları da olmuştur. Sonraki yıllarda Balkanlara dek ulaşmışlardır. Özellikle XVIII. ve XIX. yüzyıllarda zorunlu iskana tabi tutulmuşlardır.
Karakeçili Aşireti’nin önemli önderlerinden biri olan Hacı Bekir Sıddık Bey’in, 1905 yılında bastırdığı “Karakeçili Aşireti” adlı kitapçıkta, kendisine bağlı olan Karakeçili köylerinin sayımını yaptırdığı ifade ediliyor. Ancak Balıkesir ve Manisa’dakiler sayım dışı bırakılmıştır. Eskişehir, Kütahya, Afyon, Bursa, Adapazarı, Kocaeli, Uşak ve Aydın’ın bir bölümü alınmıştır.
Karakeçililer daima devletin ve padişahın yanında yer almışlar, Anadolu’daki isyanlara katılmamışlardır. Devletin görünmeyen gücü ve dayanağı olmuşlardır. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim ve II. Abdülhamit tarafından takdir ve taltif edilmişler, kendilerine ünvanlar ve beratlar verilmiştir.
Hacı Bekir Sıddık Bey, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru, çevresindeki bütün aşiret oymaklarını örgütledi. Bunlardan Karakeçili Süvari Alayı’nı kurdu. Bu alaya katılanların listesi, 1905’te yayınlanan kitapçıkta yer aldı.
Listenin 21. sırasında İnegöl’ün Karakaya köyünden Mustafa Ağa’nın 6, 22. sırada Sekri köyünden Hacı Mustafa Ağa’nın 5 ve Bayramşah köyünden Osman Ağa’nın da 3 atlı asker temin ettiği görülüyor. Dağ ilçeleri ile ilgili bir kayıt yok.
435 kişiden oluşan bu süvari birliği; 1897 Yunan Savaşı, 1912 Balkan Savaşı, 1914 I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşlarında görev yapmıştır.
II. Abdülhamid’in muhafız alayında, Bursa çevresindeki Karakeçililer de bulunmaktaydı. (Mirzaoba, Muratoba köyleri gibi)
Karakeçili ünlü bir kumandan olan Arif Bey; II. Erkanı Harbiye reisi olarak Mustafa Kemal’le beraber Samsun’a çıkan subaylar arasında yer almıştır. Yunanlılara karşı savaşıp, I. ve II. Bozkır ayaklanmalarını bastırmıştır.
Günümüzde Bursa çevresindeki Karakeçili yerleşmeleri:
Bugünkü İnegöl’ün 93 köyünden 65’i Yörük ve Manav halktan oluşuyor.
Kayı boyuna mensup köyler: Turgutalp, Gelene, Süle, Yiğitköy, Tekke, Kıran, Sırnaz, Doğanyurdu, Bilal, Kulaca (Osmanlı sancağı vardı), Sungurpaşa.
Karakeçili Yörük köyleri: Karagölet, Akbaşlar, Gömez, Yeniyörük, Hacıhasan.
Bunlardan ikisi (Akbaşlar ve Yeniyörük) yazımızda adı geçen broşürde de yer alıyor. Karagölet’in de o yıllarda Yenişehir’e bağlı olduğu anlaşılıyor.
Araştırmacı-yazar Muharrem Bayar’ın; XIX. Yüzyıl başlarına ait İnegöl ile ilgili arşiv kayıtlarından tespit etmiş olduğu kadarıyla oymak ve aşiretlerden başlıcaları şunlardır:
Akçakoyunlu, Acır, Ali Beyler, Alişar, Alpagut, Arifli, Armutlar, Avşar, Bademli, Bağlı, Barçınlı, Bektaşlar, Boynuyoğunlu, Buraklı, Cafer Kethüda, Eyiciler, Fakihler, Gedikler, Genceli, Geyikli, Genelioğlu vb.
 Bursa köylerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunu Türkmen, Yörük ve Manav denilen gruplar oluşturur. Bunlar Oğuz boylarındandır. Bir bölümü dışında, hangi köyün hangi boydan olduğu tam olarak belli değildir. Çünkü bir kısmı hangi boyan ve hangi oymaktan olduklarını unutmuşlardır. Bazı köylerde de birkaç boya mensup oymaklar birbirine karışmıştır. Bu nedenle birçoğu Yörük diye anılırlar. En çok bilinenler, Kayı boyuna bağlı Karakeçili oymağı ve Kızık boyudur.
Bursa çevresinde boylarla ilgili birçok damga bulunmuştur.
Dağ ilçelerine bağlı 160 kadar köy vardır. Bunların hemen tamamı Türkmen ve Yörük kökenlidir. Önemli bir bölümü Karakeçili Türkmen aşiretine mensuptur.
En ünlü Karakeçili köyleri şunlardır:
Çeki, Sadağı ………………………………………(Orhaneli)
Bu iki köyde de Yörük şenlikleri yapılır.
Kocakovacık, Belenören, Yağcılar, Akçapınar………(Keles)
En önemli ve en güzel Yörük şenliklerinden biri Kocakovacık’ta yapılıyor. Bu köy, Yörüklere özgü yemek ve giysileri ile ünlüdür.
Durhasan …………………………………………(Büyükorhan)
Gölbaşı / Akçeler …………………………………….(Kestel)
Dışkaya ………………………………………………(Gürsu)
Mirzaoba, Kaymakoba, Hançerli……………………(Mudanya)
Orhan Gazi, bir ara beyliğin hazinesini Hançerli köyünde muhafaza etmiştir.
Muratoba …………………………………………….(Gemlik)
Beylik, Boğazköy …………………………………(Karacabey)
Bozağaç…………………………………………….(MKPaşa)
Bu bölgede her yıl Yörük şenlikleri düzenleniyor.
Seferiışıklar (Osmangazi), Baraklı (Keles), Yörükler (İznik), Bursa’nın ünlü Yörük köyleri arasındadır.

Mary Lucy Jane Garnett adlı batılı bir yazar, Türkmen ve Yörüklerin sağlam ve sağlıklı olmalarını, doğal seleksiyona bağlıyor. “Hastalıklı ve güçsüz bebekler ölünce geriye sağlam bir nesil kalıyor” diyor.
Kanaatimizce bu tez bir dereceye kadar doğrudur. Yüzyıllarca doğa ile iç içe yaşayan konar-göçerlerin hastalıklı, zayıf ve dayanıksız nesilleri, doğa tarafından bir şekilde elenmiştir. Yani Darvin’in dediği gibi, “Doğal seleksiyona” uğramıştır. Geride sağlam, dayanıklı, sağlıklı ve güçlü olanlar kalmıştır.
Bu görüşü ırkçılığa kadar götürmek yanlış bir eylem olur. Burada bir tespit yapılmıştır sadece.
Türkmen ve Yörüklerde fazla kavga-dövüş görülmez. Görülse de araya giren hatırlı kişiler ve büyükler tarafından sorun çözülür. Bu nedenle bunların ruh sağlıkları da gayet yerindedir.
Dede Korkut’un dediği gibi, “Boy boyladık, soy soyladık”. Bunları yazarak mikro milliyetçilik yaratmak istemiyoruz. Zaten boy ve aşiret aşamasını çoktan geride bırakan toplumumuz, sosyolojik olarak bir üst toplumsal aşamaya geçerek Türk ulusunu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur.
Amacımız; yeni nesile geldikleri kökeni göstererek, tarih ve ulusalcılık bilincine katkıda bulunmaktır.
Hüseyin GENÇ / Araştırmacı-Yazar