14 Nisan 2012 Cumartesi

BULGARİSTAN GEZİ NOTLARI (RUSÇUK ÇEVRESİ)


Hüseyin GENÇ
Araştırmacı-Yazar
Bir davet üzerine 29-Haziran-2011 Çarşamba günü Bulgaristan'a gitmek üzere saat: 14.00'de otobüsle Bursa'dan yola çıktık. İstanbul'a değin oradan buradan binenlerle koltuklar doldu. Otobüs, Bursa-Rusçuk hattında çok uzun zamandan beri çalışan eski bir firmaya aitti. Yolcuların büyük çoğunluğu çifte vatandaşlık hakkına sahip soydaşlardı. Doğdukları yerleri ve akrabalarını ziyarete gidiyorlardı. Kaptan ve yardımcısı yol boyunca yolculara çok iyi davrandılar. Yolcuları memnun edebilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. İstemeden sık sık su dağıttılar. İkramlarda bulundular. Oldukça rahat bir yolculuk yaptık.
            Yolda giderken hem yeniden akrabalarıma kavuşacağım için seviniyordum hem de 19 yıl önce gördüğüm Bulgaristan'la, bugünkünü mukayese imkanı bulacağım için kendimi şanslı sayıyordum. Nerelere gideceğimi, kimleri göreceğimi kafamda kurmaya başladım..
            Saat: 23.30 sularında Edirne'nin Lalapaşa ilçesine bağlı Hamzabeyli sınır kapısından Bulgaristan tarafındaki Lesova'ya giriş yaptık. Polis ve gümrük memurları gayet nazik davrandılar. Bulgaristan içlerine doğru ilerlemeye başladık.. Çok geçmeden sağanak yağmur boşandı. Düzgün bir asfalttan 15 km. kadar yol aldıktan sonra, Yanbol'a kadar bozuk yolda kaplumbağa hızıyla ilerleyebildik. Demek ki Bulgaristan 19 yıl önceki gibi aynı hamam aynı tas misali, değişen pek bir şey yok gibi görünüyor, diye düşünmeye başladım!. Bu düşünceler içinde 30-Haziran-2011, saat: 08.00'e doğru son durak olan Rusçuk kentine vardık. Yolculuğumuz 18 saat kadar sürmüştü. Bizi karşılayanlarla birlikte 40 km. kadar güneydoğuda yer alan Svalenik (Sulanık) köyüne gitmek üzere yola koyulduk. Kent dışına çıkınca bu kez başka türlü bir şaşkınlık yaşadım. Sağımızdaki ve solumuzdaki bütün tarlalar buğday, arpa, mısır ve gündöndü ekiliydi. Mısırlar ve gündöndüler adam boyunu aşıyordu. Topraktan bereket fışkırıyordu adeta. Bir dekar bile boş arazi yoktu. Tuna Platosu bej, sarı ve yeşil renklere bürünmüştü. Ünlü ressam Van Gogh'un tablosu gibiydi görünüş. Bu güzellik  seyredilmeye değerdi. Bravo Bulgaristan'a ve Bulgarlara. Yoksulluk çemberini bir ölçüde de olsa kırmışlardı. O büyük darbeye rağmen yıkılmamışlardı. Sonraki günlerde bunu gezdiğim diğer yerlerde de gözlemledim. Tarımda iyi bir hamle yapmışlardı. Toplulaştırma yapılan tarlaları kooperatifler işletiyordu. Genelde eski 'kolhoz' yöneticileri başkan olarak görev yapıyorlardı bu kooperatiflerde. Karşılığında dekar başına para veya ürün veriliyordu çiftçilere. Üretim 200, 300, 500 ve hatta 1000 dekarlık büyük tarlalarda yapılıyordu.  Üretimde son sistem bigisayarlı makinalar kullanılıyordu. Geniş otlaklarda mera hayvancılığı yapılıyordu. Arıcılık son yıllarda daha da yaygınlaşmış. Lada, Moskoviç, Cuguli gibi eski Rus arabaları hemen hemen hiç kalmamış. Bunların yerini Orta Avrupa ülkelerinden birkaç bin levaya satın aldıkları ikinci el ünlü markalı arabalar almış. Özellikle köylerde hemen her evde böyle bir araba görmek mümkün! Ayrıca traktör, kamyon, kamyonet, jeep gibi araçlar da var. Benzin 3, Mazot 2,5 leva. Pek de ucuz değil. İşsizlik en önemli sorun. Gençlere, emekli aylığı alan yaşlı anne ve babaları bakıyor. Birçok köy boşalmış. Gençler Rusçuk'a ve gelişmiş Avrupa ülkelerine gitmişler. Bu durumu şöyle bir çarpıcı örnekle açıklamak isterim. Svalenik köyü ilköğretim okulunda (8 yıllık) okuyan elli öğrencinin tamamı Türk kökenli. Kreşteki 20 öğrenciden biri dışındakiler yine Türk soylu. Daha önceleri buradaki Bulgar nüfus ve öğrenci sayısı, Türk kökenlilerin iki katı kadardı. Köyün tarihinde ilk kez Türk kökenden gelen birisi 'kmet' (muhtar) seçilmiş. Şimdi 23 Ekim'deki yeni seçime hazırlanıyorlar. Yakın çevredeki köylerde de durum, buradakinden pek farklı değil. Son yıllarda buralardaki köylere, özellikle İngilizler ve Romanyalılar gelip birkaç bin dolara bahçeli evler satın alıp yerleşmişler. Yemyeşil doğanın tadını çıkarıyorlar. Yerleşmeler halen devam ediyor.. Svalenik'de böyle dört aile var. Çevre köylerde daha da fazla. Bu yeni bir oluşum. Hatta bazı köylerde bu yeni gelen Avrupa Birliği üyesi ülkelere mensup yabancıların sayısı yarıya ulaşmış. Yerli halk bunlardan pek de hoşnut değil. Özellikle İngilizlerin bazı olumsuz hareketlerini onaylamıyorlar. Rahatsızlık duyuyorlar. Buradaki insanların önemli bir bölümü 'sosyalist rejimin' özlemi içinde!.
            Bulgaristan kentlerindeki durum, köylerden biraz farklı. Hemen her yerde eski Kominist dönemden kalma sıvaları dökük, bakımsız binalar gözümüze çarpıyor. Anlaşılan insanlarda yeterli miktarda para yok. İşsizlik almış başını gidiyor.. Avrupa Topluluğu merkezinden belediyelere gönderilen yardım paraları derde derman olmuyor! Bu olumsuz koşullara rağmen insanlar hallerinden pek de şikayetçi değiller gibi görünüyorlar. Zevklerinden geri kalmıyorlar. Mutlu görünmeye çalışıyorlar. Buldukları ile yetiniyorlar açıkçası.
            Bugaristan'ın o muhteşem yemyeşil doğası ile kentlerdeki yıkık dökük yapılar tam bir tezat teşkil ediyor. Böyle olsa da ülkenin geçmişten gelen alt yapısı sağlam. Çocuklar çok düşük bir ücret karşılığında kreşlere gidiyor. Eğitim-öğretim parasız. Köylerde sağlık ocakları ve doktorlar var. Köylerin içindeki ara sokaklar dahi asfalt ama çok yerde köstebek yuvası gibi delik deşik. Bu konuda bir değerlendirme yapacak olursam; Türkiye'nin vitrini güzel, Bulgaristan'ınsa vitrini pek güzel görünmese de genel yapısı daha iyi gibi. Toplum sağlam temeller üzerinde oturuyor. Sosyolojik yapısı daha sağlam. İş zamanı işini, eğlenme zamanı eğlenmesini biliyorlar. Özellikle köylerde çok erken kalkıp çalışmaya başlıyorlar. İşlerini bitirdikten sonra da küçük küçük kafelerde kahvelerini veya biralarını yudumluyorlar. Ev sofralarında genelde kendi yaptıkları rakıları ya da şarapları içiyorlar. Barlarda iki leva olan yarım litrelik şişe veya kutu biralar, marketlerde üç litreliği üç levaya satılıyor. Sudan ucuz. Çoğu kimse su yerine bira içiyor. Kafelerde erkek bayan ayırımı yok. Köylerde bile erkeklerle bayanlar aynı kafede birlikte oturabiliyorlar. Köy insanları da kentliler gibi modern giyimli. Svalinik'de bir düğünde mini etek, şort ve dekolte kıyafetler giyen bayanlar gördük. Kızlı erkekli tango yapmalarını ve horon tepmelerini izledik. Eski Türk folklorundan fazla bir şey kalmamış.

                                                          RUSÇUK

            Bugaristan'ın yüzölçümü 110912 km.2, nüfusu 7 500 000 dolayında. 23 ili var. Ülkenin ortasında; batıdan doğuya Balkan dağları uzanır. Türkiye'ye ve başka ülkelere göç nedeniyle Türk kökenlilerin nüfusu her geçen yıl biraz daha azalıyor. 2001 yılındaki nüfusları 746000'di ve bu rakam %10'a tekabül ediyordu. 2007'deki nüfusları 588000'e düşüyor. Oran olarak da %8 civrında.
            Bulgaristan'la ilgili genel bir çerçeve çizdikten sonra, şimdi de Rusçuk ve çevresini tanımaya çalışalım.
            Eski Roma kalıntıları üzerine kurulmuş bir kent burası. 1393 yılında Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. O yıldan sonra buralara Yörükler gönderilerek yerleştirilmiştir. F. S. Mehmet Karaman Beyliği'ni ortadan kaldırınca, halkının büyük çoğunluğunu buralara sürmüştür. Yöre Osmanlı döneminde büyük gelişme göstermiştir.  O dönemde bütün Balkanlar'da olduğu gibi burada da güzel şeyler yapılmıştır. Anadolu'dan daha çok, buraların kalkınmasına önem verilmiştir.
             Kent 1448'de saldırıya uğruyor. Bu saldırı püskürtülerek, kentin yağmalanması önlenmiştir. 1659'da Bulgar Piskoposu Filip Stanislav; burada 6000 ahşap Türk evi, 30'dan fazla cami olduğunu belirtir. Ruslar 1800 yılında kente yeniden saldırıda bulunurlar.. Muhafız Ahmet Paşa  ve birçok Osmanlı askeri katledilir. 27- Eylül -1810'dan 4-Temmuz-1811'e değin 9 ay 7 gün  işgal altında kalır. Sonunda sadrazamın ordusu işgalci güçleri püskürtmeyi başarır. 1829 ve 1863 yıllarında Ruslar yine saldırıda bulunurlar. Bunu fırsat bilen Bulgar teba  isyana kalkışır. Müşir İsmail Hakkı Paşa başkanlığında kurulan olağanüstü bir mahkeme ayaklananları yargılamıştır. 25-Nisan-1838'de yapılan sayımda, nüfusun yarıdan çoğunun Türk olduğu tespit edilmiştir. Şehirde ayrıca Bulgarlar, Ermeniler, Romenler, Sırplar, Ulahlar ve Çingeneler de yaşıyordu. Kenti korumak için de 1000 Osmanlı askeri sürekli görev yapıyordu. Özellikle Mithat Paşa'nın Tuna Valiliği'nin merkezi olarak burada görev yaptığı (1864-1868) yıllarda önemli bayındırlık atılımları gerçekleştirilmiştir.
            Rusçuk Kalesi'nin 1760, 1773, 1787, 1820. 1822 ve 1828 yıllarında onarıldığı Osmanlı kayıtlarına girmiştir.
            1795 de zuhur eden koleradan dolayı kent halkının önemli bir bölümü çevre köylere dağıtılmıştır.
            1872'de bir barınma evi kurulmuştur. Ardından sadece kız çocukları için ayrı bir barınma evi daha açılmıştır. Aynı yıllarda birçok Bulgar köyüne kiliseler inşa edildiği kayıtlara geçmiştir.
            Kent, 1877-1878 ('93 Harbi) Osmanlı- Rus Savaşı'ndan sonra (21- Şubat- 1878) Ruslar'a terkedilir. Bulgaristan'ın Prenslik olduğu 1878 yılına değin 485 yıl, 1908'de bağımsızlığını kazananıncaya değin geçen süreye göre ise 515 yıl Osmanlı egemenliği altında kalmıştır.
            Evliya Çelebi  Rusçuk kalesinin Tuna nehri kıyısında olduğunu yazar. Kalenin doğusunda, ahşaptan yapılma iner kalkar bir kapısının bulunduğunu belirtir.
            Kalenin ilk kuruluş yeri olarak Lom çayının ağzı gösterilir. 1810'da Kutuzov kalesi  ile birlikte Osmanlı tahkimatı da yıkılmıştır. İkinci kale Tuna'nın karşı kıyasındaki Karaköy'de idi. (Georgia)
            Kentte; '93 Harbi öncesi 9 cami, 7 tekke, 21 han, 3 çarşı hamamı, 1540 dükkan, medreseler ve 4310 ev bulunuyordu.
            Camiler: Rüstem Paşa, Boyalı, Kurmulu, Arasta, Kara Ali ve Kadı. Ayrıca Hatipoğlu ve Hasan Efendi mesçitleri de vardı. Rüstem Paşa Camii Mimar Sinan'ın eseriydi.
            Kentteki Üryani Mehmet Efendi'nin türbesi dua etmek isteyen veya bir dilekte bulunmak arzusunda olanları kendine çekiyor.
            Rusçuk – Varna demiryolu 1864 ile 1867 yılları arasında inşa edilmiştir. Çalışmalara  atı üzerinde dolaşarak bizzat Mithat Paşa'nın kendisi nezaret etmiştir. Hattın geçeceği güzergahı dahi kendisinin belirlediği söyleniyor. Sıkı bir çalışma ile 224 km.lik demiryolu 2 yıldan biraz fazla bir sürede bitiriliyor.
            Rusçuk Kuzey Bulgaristan'da Tuna nehri kıyısında, denizden 250 km. uzaklıkta bulunmasına karşın liman kenti görünümünde büyükçe bir yerleşim. Mithat Paşa zamanında ; ırmaktaki taşımacılığı geliştirmek için 'Tuna Vapurları Şirketi' kurulmuştur. Tuna'da işleyen gemilerin uğrak yeri olan bir iskelesi var. Tuna üzerindeki köprü Bulgaristan'la Romanya'yı birbirine bağlıyor. Üzerinden kara ve demiryolu geçiyor. Tuna'nın karşı tarafında göz alabildiğince dümdüz uzanan Romanya'nın Eflak ovası bulunuyor. 

            Bundan 25-30 yıl kadar önce nüfusu 200000'i geçen kent, Türkiye ve Orta Avrupa ülkelerine göç nedeniyle bugünkü nüfusu 150000 dolayına düşmüş. Kent içinde yaşayan Türk kökenli Bulgaristan vatandaşlarının sayısı 7500 dolayında. Yani %5 kadar. Türkler kentin daha çok batı yakasında Ermenilerle yanyana oturuyorlar. Sarıbayır denilen bu mevki eskiden beri Türk mahallesi olarak biliniyor. Mahallenin alt taraflarındaki Çayku denilen semtte halen faal vaziyette iki cami var. Bunlardan daha büyükçe olanı 1867 yılında Seyit Paşa tarafından yaptırılmış, adını da o zattan almış. Şu anda bakım ve tamire alındığından ibadete kapalı durumda. Cami avlusunda gezinirken, cenaze defnetmekten dönen İmam Seyit Tarakçı ile karşılaştık. Kendisi Rusçuk'un Lojva köyünden. Biraz sohbet ettik. Camiyi açarak içini gezdirdi bize. Tavanda ve yan duvarlarda hasar vardı. Tamir ettireceklermiş ama yeterli paraları yokmuş! Vakıflardan ve Müftülükten yeterli yardım alamıyorlarmış. İmam Seyit Tarakçı Türkiye'den hayırseverlerin yardımlarını bekliyor. İş adamlarımıza ve Büyükşehir Belediye Başkan'ına duyurulur. Hocayla irtibat kurmak isteyenler 0886056708 numaralı telefonundan iletişim sağlayabilirler. Cami müezzini Halil Yavaş ve Hatip Turgay da yardımlarınızı bekliyor. Caminin hemen yanıbaşında Rusçuk İmam Hatip Okulu var. Bina eski bir Osmanlı yapısı. Görkemli görünüşü ile bakanları cezbediyor. Biraz ilerisinde 'Müftülük' binası bulunuyor. Bu çevrede ayrıca vakıflara ait eski binalar var. Aynı şekilde Svalenik köyünün camisi de şu anda tamirde. Para yetersizliğinden onarım işi yarıda bırakılmış. İmam İsmail Efendi buraya da bir hayırsever eli uzanmasını bekliyor!.
            Rusçuk'taki diğer sağlam camide 8 Temmuz günü cuma namazı kıldık. Türkçe hutbenin ardından Bulgarca hutbe dinledik. Türkçe ve Arapça dışında ilk kez böyle bir şeye tanık olduk. Cami çıkışında bunun neden böyle olduğunu öğrendik. Meğer Türkçe bilmeyen Pomak Müslümanlar için Türkçe hutbenin bir de Bulgarcası okunmuş! O gün camide mevlüt de vardı. Cemaate küçük yiyecek paketleri dağıtıldı. Caminin dış kapısının yanında sıra sıra kadınlı erkekli dilenciler bekleşiyordu. Müftülük ve İmam Hatip Okulu da bu çevrede. İmam Hatip Okulu'nun bulunduğu tarihi binaya eskiden 'Nazım Hikmet Okulu' deniyormuş!
            Kentin en büyük camisi olan Tombul Camii, 1960'lı yıllarda Kominist yönetim tarafından yıktırılmış. Bugün yeri boş. Sadece camiler değil, o devirde kentin en büyük ve en görkemli kilisesi de yerlebir edilmiş. Şimdi bunun yerine daha küçük bir modelini inşa ediyorlar. 19 yıl önce gittiğimde harap bir vaziyette gördüğüm şehir hamamının yerinde bugün havuzlu bir park var. Belki de hamamı anımsatsın diye havuz kenarına anadan üryan birkaç kadın heykeli konmuş.
            Rusçuk adeta bir parklar, müzeler ve heykeller kenti. Hemen her meydana Stefan Karaca, Baba Tonka gibi halk kahramanlarının, yazarların veya sanatçıların heykelleri dikilmiş. Onlarca büst ve heykelcikle donanmış her taraf. Ama bu kente çok büyük hizmeti dokunan Mithat Paşa'nın bir büstü bile yok.
            Geniş caddeleri, bulvarları ve tarihi yapıları ile insanı derinden etkiliyor. Tarih ve doğanın içiçe olduğu modern bir kent. Kaldırımlarda satıcı veya satılık eşya kesinlikle göremezsiniz. Alış-veriş için bir dükkandan içeri girdiğinizde size kimse müdahalede bulunmaz. Malların etiketleri üzerindedir. Beğenirseniz alırsınız. Beğenmezseniz çıkar gidersiniz. Kimse sizi zorlamaz. Trafik de çok güzel işliyor. Yayalar için kırmızı ışık yanıyor olsa dahi yola adımınızı attığınız anda motorlu araçlar hemen duruyor. Bu da insana verilen önemi gösteriyor. Orta ve Batı Avrupa ülkelerindeki kurallar uygulanıyor. Bu konuda diğer Avrupa ülkelerine uyum sağlamayı başarmışlar.
            Türk Mahallesi'nin daha batısında eski Rusçuk kalesinin harap haldeki ana giriş kapısı bulunuyor. Bulgarlar '93 Harbi'nden (1877-1878) sonra kente giren Rus ordusunu burada karşılamışlar.
            Kentin güneyindeki tepe üzerinde, Balkanların en yüksek televizyon kulesinin yanında, Osmanlı zamanında askeri kışla ve cephanelik olarak kullanılan kesme taşlardan yapılma bir yapı var. Burası XVII. yy. dan kalma. Bulgarlar buraya 'Levend' diyorlar. Şimdi lokanta ve eğlence yeri olarak kullanıyorlar. İçinde onlarca odası var. Her odaya bir Avrupa ülkesinin adı verilmiş ve o ülkenin tarihi ile kültürel özelliklerine göre dizayn edilmiş. İsteyenler gruplar halinde burada yemek yiyebiliyorlar. Yeri gelmişken açıklayayım: Bulgaristan'da yemekler ordör tabağı ve bir kadeh rakı sunulması ile başlıyor. Bunu çorba izliyor. Sonra köfte veya ızgara geliyor. Yanına salata ve tarator (cacık) konuyor. Rakı faslından sonra isteyen bira ile devam ediyor. Bu sırada sıcak börek getiriliyor sofraya. Çerez ve meyve de konuyor. Yemeğin sonunda tatlı ikram ediliyor. Bu usul köyde ve kentte de aynı.
            Bulgarlar güleç yüzlü, saygılı insanlar. Biz Türkler gibi onlar da konuksever. Kiminle karşılaşsak samimiyet ve hürmet gördük. '89 Tehciri'nin yaraları sarılıyor. Todor Jivkov'un yaptıklarından dolayı bütün Bulgar ulusunu suçlayamayız. Gördüklerimden ve yaşadıklarımdan edindiğim izlenim şu: Bulgar Türk bu ülkede kardeşçe yaşıyor. Bu huzuru yeniden bozmaya kimsenin hakkı yok.
            Yoksullara yardım burada da yapılıyor. Ancak ihtiyaç sahiplerini bir komisyon belirliyor ve yılda birkaç kez kendilerine gıda yardımı ulaştırılıyor. Köylerde ve kentlerde yalnız yaşayan yaşlı insanlara çok cüzi bir ücret karşılığında her gün sıcak yemek götürülüyor.

MÜZELER

            08.07.2011 Cuma günü rehberim ve tercümanım Hayri Sakallı ile  Bulgar yazarlarından Zahari Stoyanov'un adı verilmiş olan, XIX. yy. dan kalma eski bir binadaki  ev müzeyi ziyarete gittik. Binanın otantik yapısı korunmuş. Müze görevlisi Bayan Teodora Bakırcıyeva samimi bir hava içinde bizi odasına kabul etti. Bizimle ilgilenirken yan gözle açık olan bilgisayarına bakıyordu. Kendisi Mithat Paşa ile ilgili Bulgarca bir kitap yazmış. Şimdi II. cildini hazırlıyor. Birçok basılmış eseri var. Çalışkan, bilgili bir bayan olduğu her halinden belli. Gayet mütevazı ve sempatik bir görünüşü var. Sıcakkanlı bir bayan. Ana dilinden başka Türkçe, Fransızca, biraz Almanca ve Osmanlıca yazı dilini de biliyor. 'İngilizce öğrenmediğim için üzgünüm' diyor. Türkçeyi pek akıcı konuşamıyor. Mithat Paşa hakkında ne gibi bilgiler olduğunu sorduk kendisine. İlginç şeyler anlattı. Bir Türk olarak değil de, bu kente hizmet etmiş değerli bir insan olarak, Mithat Paşa'nın bir büstünün müze önüne veya kentin herhangi bir yerine dikilmesi için girişimde bulunamaz mısınız? Diye sorunca gülümsedi. Boynunu eğdi. Bu konuda yetkili olmadığını anlatmaya çalıştı sanki! Kısa bir suskunluğun ardından o da bize birtakım sorular yöneltti. Mithat Paşa'nın Mevlevi ve Mason olup olmadığı hakkında bilgimizin olup olmadığını sordu. Bu konuda yeterli bilgiye sahih olmadığımızı ancak, halk arasında söylenti şeklinde böyle bilgiler dolaştığını bildirdik. O anda aklıma Abdülaziz'in öldürülmesi geldi!. Abdülaziz'in ölümünden sonra Mithat Paşa'nın isteği ile  yerini alan Padişah V. Murat'ın mason olması, Paşa'nın fikrini ve etkisini gösteriyor. Konuşmalarımız soru yanıt şeklinde sürdü. Son olarak Mithat Paşa ile ilgili ilginç gördüğü bir olayı anlatmasını istedim.
            Prusya  Konsolosu'nun Yahudi asıllı karısı Katerina Kalis ile aralarında bir aşk ilişkisi doğuyor. Bu gizli aşkı başkalarının öğrenmemesi için tenhalarda buluşuyorlar. Sevdaları her geçen gün biraz daha alevleniyor. Paşa o güzel kadına iyice tutuluyor ve ona hediye etmek için büyük ve güzel bir ev yaptırmaya karar veriyor. O sıralarda birçok yerde ev, han, hamam, saray ve köprü gibi binalar yapmış olan ünlü usta Rusçuk'a dönüyor. Mithat Paşa bu işinin erbabı ustaya Tuna'ya karşı büyükçe bir konak yaptırıyor. Konak kısa sürede bitiyor. Paşa evi sevgilisi Kaliopa'ya (halk arasında bu isimle anılıyor) armağan edecek ama bunu nasıl gerçekleştireceğine bir türlü karar veremiyor. Çünkü evi doğrudan doğruya kendisine verse, aşkları ortaya çıkacak ve belki de dedikodu başlayacak.. Bir skandala yol açmamak için dolaylı bir plan hazırlar. Buna göre; Rusçuk'ta yaşayan sosyete kadınları arasında tüfekle atış yarışması düzenlemeye karar verir. 10 kadın atları üzerinde yarışma alanına gelirler. Mithat Paşa etrafına belli etmeden 9 kadına içi kurusıkı dolu silahlar verir. Sevdiği kadına ise içinde kurşun ve saçmalar bulunan tüfeği uzatır ve: “Şimdi bir ak güvercin uçuracağım. Siz vurmak için sırayla ateş edeceksiniz. Güvercini kim vurursa, yeni yaptırdığım konak onun olacak” der. Güvercin uçurulur ve arka arkaya atışlar başlar.. 9 kadının atışı boşa gider. En sonda yer alan Kaliopa, yaptığı atışla güvercini düşürür ve evi kazanır. (Her katılımcı için ayrı bir güvercin uçurulmuş olması daha mantıklı geliyor bana!) Mithat Paşa kimseye çaktırmadan amacına ulaşmıştır.
            Ancak buna fazla sevinemiyor. Zira Paşa görevden alınıyor.
            Mithat Paşa vefat ettikten sonra, kızından olan torununun adını Mithat koyarlar. Ancak II. Abdülhamit bundan rahatsız olur. Adının değiştirilmesini ister. Bunun üzerine çocuğun adı Numan olur.
            İlginç öyküyü dinledikten sonra müzenin diğer bölümlerini gezdik. Müzenin yan tarafındaki avlu içinde; Tombul Camii haziresinden çıkarılan yazılı gömüt taşlarını gördük. Tek tek resimlerini çektik. Söylendiğine göre; bunların arasında; XIX. yy. başlarında 10000 kişilik ordusu ile  III. Selim'i tahta geçirmek için İstanbul'a gelen, ancak O katledilince çocuk yaştaki II. Mahmut'u tahta oturtan Alemdar Mustafa Paşa ailesine ve Rusçuk Ayanı Tırsenikli İsmail Ağa'ya ait olanlar da var! Anımsanacağı üzere zikredilen o olay şöyleydi: III. Selim sanatsever ve ıslahatçı bir padişahtı. Sosyal alanda yaptığı yenilikler ile 'yeniçeri ocağı'nın yanısıra bir de 'Nizam-ı Cedit' denilen yeni bir askeri teşkilat kurması, ulemayı ve uremeyı tedirgin etmişti. Kabakçı Mustafa adında bir sergüzeşt halkı ve yeniçerileri padişah III. Selim aleyhine ayaklandırdı. Her şeyi, her yeri yakıp yıktılar. III. Selim'i tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yı geçirdiler (1807). Nizam-ı Cedit taraftarları Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın yanına sığındılar. O da yenilik taraftarı bir paşa idi. Alemdar 10000 kişilik ordusu ile İstanbul üzerine yürüdü. İlk olarak elebaşı Kabakçı Mustafa yakalanıp boynu vurduruldu. III. Selim'i yeniden padişahlığa oturtmak için saraya doğru harekete geçildi. Ancak isyancılar III. Selim'i katlettiler. Bunun üzerine Alemdar Mustafa Paşa, II. Mahmut'u tahta geçirdi. Kendisi de sadrazam oldu. Fakat bir süre sonra sarayı basan asiler, onun cephaneliği ateşleyerek kendisini öldürmesine neden oldular (1808).
            Mithat Paşa'nın yardımcısı İsmail Kemal Bey bir Rum kadınla evlenmiş ve bundan 10 çocuğu olmuş.
            Ünlü Ressam Osman Hamdi Bey de Mithat Paşa'nın ahpabı idi.
            O devirde Rusçuk'da Türkçe ve Bulgarca yayınlanan Tuna Gazetesi' yazarı Ahmet Mithat Efendi, Paşa'nın yanında büyümüştür. Onun himayesi altına girmiş fakat sonradan araları açılmıştır. Gazetenin yönetim yeri şehir merkezi yakınlarındaydı. Ruslar, '93 Harbi  sırasında burayı topa tutarak valilik ile diğer yönetim binalarını yıkıp yok etmişlerdir.
            Mithat Paşa'nın sevgilisine ev hediye etme öyküsü, Rusçuk'a bağlı Svalenik köyünden Ahmet Hüseyinov Kulov tarafından daha değişik bir şekilde anlatılıyor. Şöyle ki:
            Mithat Paşa'nın biri Türk, biri Bulgar, biri Yahudi ve biri de Rum olmak üzere dört eşi varmış. Buradan ayrılırken, evini eşlerinden birine bırakmak istemektedir ama gönlü Rum asıllı eşinden yanadır. Bunun için, hiçbirinin anlamayacağı şekilde bir düzen kurar. “Şimdi size birer tüfek vereceğim. Uçuracağım güvercini kim vurursa bu ev onun olacak” der ve planını uygulamaya koyar. Eşlerinden üçüne kurusıkıyla dolu tüfek, en çok sevdiği Rum asıllı  karısına ise tam dolu tüfek vererek uçurulan güvercine sırayla birer el ateş etmeleri istenir. Rum asıllı kadın uçan güvercini vurur ve evi kazanır.
            Özel sohbetimizde gülümseyerek kendi kızının yakın zamanda bir Perulu ile evlendiğini söyledi Bayan Bakırcıyeva. Son 20-25 yıldır değişik uluslardan gençlerin birbirleri ile evlenmeleri yaygınlaştı. Kimbilir devrimle kurulamayan sınıfsız dünya devleti belki de böyle bir evrimle kurulacak!.
            Mithat Paşa zamanının önünde giden bir devlet adamıydı. Valilik yaptığı yıllarda, kentteki asayişi ve güveni sağlamak için bir polis ve jandarma teşkilatı kurmuştur. Kent o zaman bile modern Avrupa kentlerini aratmıyordu. M. Kemal'in, demokrasi ve cumhuriyet konularında onun fikirlerinden esinlendiği söylenegelmiştir. Kendisi Sofya'da ateşe iken Rusçuk'a gelip gelmediğini bilmiyoruz ama Mithat Paşa'nın Rusçuk civarında kurduğu çiftlikten de haberdar olsa gerek. Zira kendisi Cumhurbaşkanı olduktan sonra Anadolu'nun birkaç yerinde (Ankara, Yalova gibi..) çiftlikler kurmuştur.
            İngilizce orijinal adıyla 'Zahari Stoyanov Hause Museum' görevlisi Bayan Teodora Bakırcıyeva'nın yanından ayrılıp hemen yakınındaki, Mithat Paşa'nın sevgilisine hediye ettiği ve şimdi İngilizce söyleyişle 'Urban Lıfestyle Museum' adıyla anılan, eve gittik. Binanın görünüşü eski Türk evlerini andırıyor! Müze yetkilisi Bayan Desi Desisleva bizi çok güzel karşıladı. İki katlı evin her tarafını gezdirdi. Aslında buraya ev demek biraz hafif kaçıyor. Konak demek daha doğru. Duvarlar ahşap kaplı. Konağın içi XIX. yy. eşyaları ile teşrif edilmiş. Mobilyalar göz alıcı. Tavan süslemeleri bir harika. Hayran olmamak elde değil! Bakmaya doyamıyor insan. Üst katta bir kuyruklu piyano dikkat çekiyor. Görevli bayan her şeyi uzun uzadıya anlattı.. Zamanın içinde geriye doğru bir yolculuğa çıkmış gibi olduk sanki!
            Mithat Paşa'nın sevgilisi bayan vefat edince, evi bir başkası satın alıyor. Alan kişi  içini kendi zevkine göre yeniden restore ediyor ve yeni eşyalarla döşüyor. Eşyalar ve tavan süslemelerinin bir bölümü o kimseye ait. Bu tür müzeler biz de neden kurulmaz ki?! İstense tarihi eşyalar toplanarak her ilçede bir müze ev oluşturulabilir. Zaman henüz geçmiş değil. Bir nesil sonra XIX. ve XX. yy. lardan kalma hiçbir eser bulamayacağız, onun için daha vakit varken bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Tarihi eserlerimize ve tarihi varlıklarımıza sahip çıkmalıyız.

            Buradan tam Tuna kıyısındaki İngilizce adıyla 'Natıonal Museum of Transport' denilen Gar Müzesi'ne  gittik. İstasyon binası 1864 yılında Avusturyalı bir mimar tarafından kesme taştan yapılma gösterişli bir yapı. Rusçuk'un ve Osmanlı'nın ilk tren istasyonu burası. Müze görevlisi Marinka Yurdanova boyu posu ve endamı ile tam bir Bulgar güzeli. Kendisi aslen Svalenik köyünden. Bize müzeyi o tanıtıp gezdirecekti. Tarihi eski vagonların bulunduğu bölüme geçtik önce. Orada gördüğümüz bir lokomotif, Padişah Abdülaziz'in bindiği vagonu çekmişti. Buradan Abdülaziz'in seyahat ettiği vagonun bulunduğu kısma atladık. Vagon mavi boyalı ve binilen kısmın iki tarafı süslemeli. Vagona iki basamakla çıkılıyor. İlk girilen bölüm sofa şeklinde düzenlenmiş. Dört köşesinde nöbetçi askerler için yerler ayrılmış. Salonun iki tarafına karşılıklı olarak birer oda konmuş. Biri Abdülaziz'e biri de haremindeki eşleri için ayrılmış. Abdülaziz'e ait kompartımana girince tam karşıda üç kişinin rahatlıkla oturabileceği mavi kumaşla kaplı geniş bir koltuk göze çarpıyor. Kapıdan girişin sağ yanında tuvalet, sol yanında abdest alma yeri bulunuyor. Camlar perdeli. Vagon odada ibrik, nargile, tespih gibi bazı özel eşyalar var. Bunları incelerken öldürülüşü düştü usuma. Öldürülmesinde Mithat Paşa'nın da parmağı olduğu söylenegelmiştir. Ancak bu husus tam manasıyla açıklığa kavuşturulmuş değildir. Karşısındaki harem olarak ayrılmış vagon odası da bunun aynısı. Farkı, yaşmak gibi kadınlara has bazı eşyaların olması. Epeyce resim çektik. Anı defterini imzaladık. Vagondan çıkarken hemen önümüzde akmakta olan Tuna'yı seyrettik. İşte bu koca ırmak atalarımızın atlarını suladığı suydu. Öte yakada Romanya'nın Georgia (Karaköy) kasabası ve Bulgaristan ile Romanya'yı birbirine bağlayan Tuna köprüsü. Manzara şahane. Yavaş adımlarla vagondan inip, tekavül denilen küçük demiryolu aracına bindik. Yeniden resimler çekip, Bayan Yurdanov'la vedalaşıp oradan ayrıldık. Hatırımdan çıkmayacak iki şey aklımın bir köşesine yerleşmişti. Biri Abdülaziz'in vagonundaki koltuğa oturmam diğeri de konuştuğu Bulgar dilini bilmememe rağmen Bayan Yurdanov'un nazik sesi.
            Bir gün içinde birçok yer ve birçok şey görmüştük. Tarihin derinliklerine dalıp gittim. Atalarımız bu topraklar için nice canlar vermişlerdi. Buralara nice hizmetler yapılmıştı. Ama geride kalanlar unutulup gitmişti.
            Dört gün sonra birkaç tanıdık kişi ile birlikte aynı müzeyi bir kez daha görmeye gittik. Bu kez bizi müze görevlisi Daniçka Georgieva gezdirdi. Atalarımızın yadigarlarını bir kez daha görüp inceleme fırsatı bulduk.

ÇİFTLİK

            18 Temmuz günü Mithat Paşa'nın en önemli eserlerinden biri olan çiftliği görmek için yola çıktık. Adı geçen çiftlik Rusçuk'un 12- 13 km. kadar güneydoğusuna düşüyor. Yolda giderken çiftliğin kuruluş öyküsü düştü usuma! Anlatılanlara göre:
            Mithat Paşa Rusçuk çevresinde bir örnek çiftlik kurmaya karar verir. Ancak yeri konusunda bir türlü seçim yapamaz. Sonunda aklına bir fikir gelir. Bir tane hayvan kestirir ve bunun çiğ etinden bir parçasını Rusçuk'un doğusuna, bir başka parçasını batısına, diğer bir parçasını da Rusçuk'un güneyinde şimdiki çiftliğin bulunduğu arazi üzerindeki birer ağaca astırır. Et parçaları üç gün süreyle buralarda gözetim altında tutulur. 3. günün sonunda doğudaki ve batıdaki etlerin kokuştuğu görülür. Güneydeki bir ağaçta asılı olan et parçasında ise henüz daha bir şey yoktur. 'Buranın havası sağlam, çiftliği buraya kuralım' der. Hemen kuruluş çalışmalarına başlanır. Gerçekten de çiftliğin kurulu bulunduğu alan, Rusya ve Romanya üzerinden gelen soğuk rüzgarları alan bir yerdedir. Burada kış çok sert geçer.
            Çiftlik binlerce dekar arazi üzerinde kuruludur. Gerçekte çiftliğin bugün üzerinde bulunduğu arazi çok daha genişti. Batı sınırı, şimdiki Rusçuk- Razgrat (Hazargrat) yolunun 15. km.sindeki eski bir Osmanlı hanı üzerinde kurulu olan ve bir Ermeni tarafından işletilen 'Hançeto' adlı motel ile dinlenme tesisine dek uzanıyordu. Zamanla kapladığı alan daraltılmış. Paşa'nın o zamanki amacı burada modern tarım teknolojilerini uygulamaktı. Osmanlı'da ve Bulgaristan'da modern tarım bu çiftliğin kurulması ile başlamıştır diyebiliriz.
            Svalenik köyünden mihmandarım ve tercümanım Mehmet İbrahimov Topalov ile birlikte çiftliğe yaklaşınca tabelayı görüyoruz. Yavaş yavaş ilerleyerek etrafı incelemeye başlıyoruz. Ana kapıdan girmeden önce, genişçe bir bekleme alanı var. Çiftlik ağaçlarla kaplı. Arabadan inip, izin için bir çalışanla konuşuyoruz. Bir şey demeden yanımızdan uzaklaşıyor. Girişe göre sol yanımızda üç katlı büyükçe bir bina var. Burası muhtemelen idare binası olmalı! Yavaş adımlarla dikkatli bir şekilde çiftlik arazisine giriyoruz. Ortalıklarda pek kimseler görünmüyor. Binalar bakımsız, sıvasız ve yıkık dökük. İçeriye doğru biraz ilerleyince; 'Burada teknik tarım yapılıyor' diye Bulgarca bir tabela görüyoruz. Yüksek ağaçların arasından geçince karşımıza üç katlı büyük bir taş bina çıkıyor. Burası da yine Mithat Paşa tarafından kurdurulan 'Teknik Ziraat Okulu'. Öğretmen olduğunu sandığım bir bayan giriş kapısının önünde duruyor. Bizimle hiç ilgilenmiyor. Yan tarafta bir genç oturuyor. Yanımdaki rehberimle Türkçe konuşunca, o da söze karışıyor.
            -Siz Türkiye'den mi geliyorsunuz?
            -Evet. Sen Türk müsün?
            -Türk'üm ya. Şu ilerideki Kule köyünden.
            -Burada ne yapıyorsun?
            -Okuyorum. Öğrenciyim.
            -Yaa!. Kaç öğrenci var bu okulda?
            -Yüz kadar. Eskiden daha çoktu. Burayı bitirenler kolhozlarda bırgadirlik yani başkanlık yaparlardı. Sosyalizm döneminde Bulgaristan'ın en değerli okullarından biriydi burası.
            Onu orada bırakıp çiftlik içinde dolaşmaya devam ediyoruz. Ulu ağaçların arasında eski yıkık binalar göze çarpıyor. Bir yerde artık kullanılmayan sera kalıntıları görüyoruz. Burayı geçince eski hurda araç ve gereçlerle dolu bir alana geliyoruz. Burada köpekler karşılıyor bizi. Miyadı dolmuş traktörler, pulluklar, ekin biçme makineleri, döver biçerler, kamyonlar üst üste yanyana duruyorlar. Bunlar Sosyalizm döneminin artık çalışamaz haldeki makine ölüleri. Bunlara bakarken iri yarı bir görevli çıkıyor karşımıza. Mithat Paşa döneminden kalma araç gereç olup olmadığını sorduk kendisine. Bilmediğini söyledi. Bu çiftlikte neler ekildiğini sorduk. Buğday, arpa, mısır ve gündöndü ekildiğini belirtti. Eskiden daha değişik ürünler de ekiliyormuş! Buradan geriye dönüp meşe, gürgen, akasya ve çam ağaçlarının arasından geçince okulun spor salonunu gördük. Sonra yine dev ağaçların arasından girişe doğru ilerlemeye devam ettik. Aralarda tek tük eski yapılar yer alıyordu. Bunlar eski idare binaları ve burada çalışan mühendislerin, öğretmenlerin ve işçilerin lojmanlarıydı. Sık ağaçların arasından geçerken bir tabela gözümüze çarpıyor. Yazının altındaki ok ileride at bakıldığını belirtiyor.
            Batıya doğru yönelince eski binalarda yaşayan yoksul insanlarla karşılaştık. Binaların yanına tenekeden barakalar da kondurulmuş! Kapı önlerinde birşeyler yiyip, bira içiyorlardı. Bize bön bön baktılar. Çiftlik sahipsiz gibi görünüyordu. Otantik yapısı bozulmuştu. Herkes yan gelip yatıyordu. Ortalıkta çalışan malışan görünmüyordu. Sanki Mithat Paşa'nın Çiftliği değil de 'Ali Baba'nın Çiftliği'. Mithat Paşa'nın kemikleri sızlıyordur!.

RUSÇUK'UN YAKIN ÇEVRESİNDEKİ OSMANLI İZLERİ

            Rusçuk'a bağlı Svalenik köyünün batısında 'Pametlik' denilen ormanlık mevkide; 14-Temmuz- 1878'de 137. Rus Birliği'nin Ezerçe Cephesi'nde Osmanlı ordusu ile savaşırken ölen askerleri için bir anıt dikilmiş. Anıtı Ruslar yapmış. Köylülerin söylediğine göre; anıtın alt tarafında daha 30 kadar askerin gömütleri varmış ama bunların taşları zaman içinde yok olup gitmiş. Burada toprağın altında yatan askerler üniformaları ile gömülmüş. Ayrıca çevrede Osmanlı askerlerine ait gömütler de bulunuyormuş ama bazı sinsi eller bunları ortadan kaldırmış.
            Rusçuk'un 15 km. kadar doğusunda bir yapay gölün (bent) kenarında bulunan orman içinde 'Ayazma' denilen bir yer var. Osmanlı zamanında buraya 'Tekke' deniyormuş. Burada dervişler barınırmış. Ormanın güneybatısında 'Yörükler' denilen bir mevki bulunuyor. Gölün kenarına şimdi güzel bir Bulgar köyü kurulmuş.
            Rusçuk'un 35 km. kadar güneybatısında Türklerin Cernevi, Bulgarların Çerven dedikleri bir kale var. Bu kale 1388 yılında Osmanlı topraklarına katılmış. Burada bir süre Osmanlı askerleri barınmış. Geçmişte kalenin alt tarafındaki köyde, 30 hane kadar Türk yaşarken bugün göç nedeniyle hiç kalmamıştır.
             Rusçuk yönünden giderken Tırnova kavşağından Plevne – Sofya asfaltı sapağına döndükten bir süre sonra Yantra ırmağı üzerinde eski bir Osmanlı taş köprüsüyle karşılaşıyoruz. Hala sapasağlam. Yalnız araç trafiğine kapatılmış.
             Rusçuk, Razgrat, Tirgovişte (Eskicuma), Şumnu, Silistire ve Varna illeri eski Tuna vilayetinin topraklarıydı. Bu yörenin orta kısımları 'Deliorman' olarak adlandırılmaktadır. Bulgaristan'da Kırcaali civarından sonra Türklerin ikinci en yoğun yaşadıkları yerler buraları. Burası tam bir Türk bölgesi. Oralarda dolaşırken insan kendini Türkiye'de sanıyor!. Buralarda yaşayan Türkler genelde Anadolu'dan getirilmiş Yörükler. Osmanlı döneminde bu topraklardan Koca Yusuf, Kara Ahmet gibi ünlü pehlivanlar çıkmıştır. Anılan yörede bu yıl mahsüller çok güzel. Daha güneyde Türkiye sınırına yakın olan ve Doğu Trakya denilen yörede ise pek iyi değil. Buralarda Burgaz, Svilengrad, Yanbolu ve Topolovgrad gibi kentler var.
            Razgrat yakınlarında Kemaller (İsperih) ile Kubrat arasında eski adıyla Mumcular köyü yakınlarında Alevi-Bektaşi şeyhlerinden Demir Baba'nın türbesi yer alıyor. Kendisi aynı zamanda güçlü bir pehlivanmış. Belli zamanlarda burada onun için anma törenleri düzenleniyor. Çevredeki Aleviler akın akın burada toplanıyorlar. Bu çevrede birçok Alevi köyü bulunuyor. Yaşlıların söylediğine göre, Şeyh Bedrettin de buralara kadar gelmiş. Rusçuk'a bağlı tek bir Alevi köyü var. Oranın adı da: Sinanköy. Bulgarlar Alevilere 'Pamet' diyorlar. Razgrat yaşayan yaşayan Türk kökenli halkın bir bölümünün Peçeneklerin bakiyesi olduğu söylenir.
             
HAK VE ÖZGÜRLÜKLER PARTİSİ'NİN RUSÇUK İL MERKEZİNİ ZİYARET

            Rusçuk'a gelmişken bir de genellikle Türk kökenli Bulgaristan vatandaşları tarafından desteklendiği söylenen 'Hak ve Özgürlük Partisi'nin (DPS) il merkezini ziyaret edelim dedik. Rusçuklu Türk kökenli iş adamı Basri Sakallı aracılığıyla başkandan randevu aldık. 8 Temmuz günü öğleden sonra, birkaç kişi ile birlikte partinin kentin merkezi yerindeki il başkanlığına gittik. Bizi Sekreter Ayten İsmailova karşıladı. Geniş salondaki büyük masanın etrafına sıralandık. Duvarlarda siyasetçilerin resimleri ile Bulgaristan haritası vardı. Başkan yoktu. Bir işi için dışarıda olduğunu, biraz sonra döneceğini bildirdi sekreter Hanım. Bu arada bize kahve ikramında bulundu. Kahvelerimizi yudumlarken, sekreter Ayten Hanım'a partinin genel ve buradaki çalışmaları ile ilgili sorular yönelttim. Ondan öğrendiklerim özetle şöyle:
            2004'te kentteki Türk nüfus 7000 dolayında imiş. Bu da yaklaşık  % 5'e tekabül ediyor.
            Ülke genelinde oy barajı % 4.
            DPS  %8'lik bir oy oranına sahip.
            Parti 3 kmet (muhtarlık) ve bir belediye başkanlığı kazanmış Rusçuk ilinde.
            Yıllara göre seçimlerde aldıkları oy orannı da şöyle:
            2001 Parlamento Seçimleri: 2560 oy.
            2003 yerel Seçimler             : 1310 oy.
            2005 Parlamento Seçimleri  : 3986 oy.
            2007 Avrupa parlamentosu Seçimleri : 3642 oy.
            2007 Yerel Seçimler             : 2128 oy.
            2009 Avrupa Parlamentosu seçimleri : 3220 oy.
            2009 Bulgaristan Parlamentosu Seçimleri : 5564 oy.
            Biz bunları konuşurken İl Başkanı Davut İbrahim'de geldi. Tanışma faslından sonra buraya neden uğradığımızı söyledik. Bizi güler yüzle ve saygıyla karşıladı. Uzun boylu, kültürlü ve Türkçeye son derece hakim bir zat. Düzgün ve aksansız konuşuyor Türkçeyi. Siyasi litaratüre hakim görünüyor. Rusçuklular kendisini sevip sayıyorlar.
            -Evet Sayın Başkan, sekreterinizden bazı bilgiler aldık. Müsaade ederseniz şimdi size birkaç soru yöneltmek istiyorum, dedim.
            -Buyrun, dedi.
            -Öğrendiğimize göre 23 Ekim'de Bulgaristan genelinde yerel seçimler yapılacak. Bununla ilgili çalışmalarınız nasıl gidiyor?
            Biz daha birkaç ay öncesinden seçim çalışmalarına başladık. Mahalle mahalle, köy köy dolaşıyoruz. Partimizi ve politikamızı halkımıza tanıtmaya çalışıyoruz. Yeni taraftarlar yeni seçmenler kazanmak için uğraş veriyoruz. Partimizin genel başkanı Sayın Ahmet Doğan ile sıkı ilişkiler içindeyiz.
            -Partinizin Rusçuk'taki üye sayısı ne kadar?
            -Önceki yıllarda 1500 kadar olan üye sayımızı 2086'ya çıkardık. Bunu daha da arttırma gayreti içindeyiz. Emel Etem Hanımefendi partimizin Rusçuk milletvekili. Bundan önceki yerel seçimde Rusçuk genelinde toplam 8 yöneticilik kazandık. Rusçuk Belediyesi'nde 3 danışmanımız, 3 çalışanımız var.
            Yeni hedefiniz ne?
            -Bu sayıyı en az bir artırmak.
            -Bu sizce bir başarı mı olur?
            -Başarı sayılmalı. Zira imkanlarımız kısıtlı.
            -Ataka Partisi ile ilişkileriniz nasıl?
            -Siyasi anlamda onlarla pek irtibatımız yok. Türk düşmanlığı yaratarak oy toplamaya çalışıyorlar. Ama sağduyulu Bulgar halkı bu oyuna gelmiyor. Biz yüzyıllardır bu topraklarda birkaç münferit olay dışında kardeşçe yaşadık. Geçmişe bir sünger çekmek istiyoruz. Bu birliği artık kimse bozmamalı. Son günlerde Sofya'da; bir cami hopörlerinin sesinin fazla açılması nedeniyle istenmeyen birtakım üzücü olaylar yaşandı. Ama halk bu tepkiye fazla itibar etmedi. Aslında bu olayın bir benzeri yaklaşık iki yıl kadar önce Rusçuk'daki Seyit Paşa Camii'nin hopörlerinin fazla açılması nedeniyle yaşanmıştı. Bunlar münferit olaylar. Planlı hareketler değil. Rusçuklu Türk kökenli iş adamı Basri Sakallı araya girerek bahsi geçen olayı anlattı.. Kendisi daha önce partide faal olarak görev yapmış bir kimse.
            -Devam edelim Sayın Başkan. Sizin Potansiyel oylarınız nerelerden ve kimlerden?
            -Genellikle Türk kökenlilerden, Pomaklar'dan, Gagavuz'lardan ve Türkçe konuşan Romanlar'dan. Daha doğrusu bütün Bulgaristan. Etnik siyaset yapmıyoruz.
            -Vize konusu ne durumda?
            -Bulgaristan ile Türkiye arasında vizenin kaldırılması konusunda önerilerimiz ve çalışmalarımız devam ediyor. Umarım kısa zamanda bir sonuç alınır. Bu konu hükümetleri ve Avrupa Birliği'ni ilgilendiriyor. Ama hiç olmazsa Bulgaristan doğumlulara ve yeşil pasaport taşıyanlara bu hak tanınmalı diye düşünüyoruz!.
            -Son olarak Türkiye'de yaşayan çifte vatandaşlık hakkı kazanmış olan Bulgaristan kökenlilere ne mesaj göndermek istersiniz?
            -Hiç çekinmesinler! Seçimler sırasında gelsinler. Oylarını kullansınlar. Kahveler bizden. Başka bir dileğim yok. Türkiye'ye selam..
            Son cümleler tebessüme yol açtı.
            -Peki ! Teşekkür ediyorum. Seçim çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
            Bu söyleşiden 10 gün kadar sonra, Sayın Başkan'la  Rusçuk'un 40 km. kadar güneydoğusundaki Svalenik köyünde muhtar (kmet) adayı belirleme çalışmaları sırasında bir kez daha karşılaştık. Burada yapılan çekişmeli bir kongrenin ardından; 4 aday arasından Türk kökenli Muhtar Ayten Hanım'ın önümüzdeki seçimlerde yeniden aday gösterilmesi kararlaştırıldı. Umarız başarılı olur.
                                                                                                                                       
             

3 yorum:

  1. Rusçuk ve bölgesi ile ilgili, haberler ve ilginç olaylar.
    http://seslav.blogspot.com/

    YanıtlayınSil
  2. size nasıl ulaşabilirim hüseyin bey

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Şebnem Hanım, yazarımıza iletmek istediğiniz mesajınızı bize bildirebilirsiniz, bu konuda kendisiyle irtibata geçeceğiz.

      Sil