8 Nisan 2012 Pazar

ÜSKÜP'TEN KOSOVA'YA, ELLERİNİ SEMAYA AÇMIŞ MİNARELER


Türkan GENÇ
Şehir Notları: ÜSKÜP
Başı dumanlı Şar dağları, şehre gizem katan Vardar nehri ve beş vakit sedasıyla semaya uzanan minareler, buradaki varlığın, gücün, canlı yaşamın kanıtı. Etrafını yadırgayan bir yalnızlık içine gömülü abideleriyle Üsküp’ün ruhu bedeninden çıkmış olsa da, ata yadigarı bu güzel topraklara son yıllarda yeniden sahip çıkılıyor, ruh katılıyor…
Osmangazi Belediyesi’nin, beş yıldır düzenlediği I. Murad’ı anma etkinliği (2010) için Makedonya-Kosova gezisine davet gelince, tereddütsüz kabul ettim. Ata yadigarı bu kutsal toprakları görmek, dokunmak, hissetmek için kaçırılmaz bir fırsattı.
Geçen pazar günü 50 kişilik ekiple yola koyulduk. Rotamız, İstanbul havalimanından Üsküp oldu. Son derece rahat bir yolculuğun ardından Üsküp’e indiğimizde; Balkanların serin havası, yeşil doğası, ellerini semaya açmış minareler ve başı dumanlı dağlar karşıladı bizi.
Burada bizi bekleyenler ve sonrasında tanıştığımız insanlar, misafirperverlikte birbiriyle yarışıyordu. Türkiye’den geldiğimizi, Bursa’dan olduğumuzu duyanların sevgileri Anadolu insanını aratmadı. Hiç yabancılık çekmedik. Üsküp, benim için Bursa’dan farksızdı. Şehir bütünüyle bizim bir parçamız. Osmanlı’nın diğer şehirlerindeki gibi; merkezinde külliye, cami, han, hamam, çeşme ve köprü etrafında yerleşim yerleri…

67 METRE UZUNLUĞUNDA MİNARELER
Üsküp’te konaklayacağımız otele yerleştik. Şar dağlarının zirvesindeki devasa haç sembolü dikkatimizi çekti. Bu provokatif simgeyi, gece de ışıklandırmışlar! 63 metre yüksekliğinde yer alan haça rakip, 67 metre uzunluğundaki minareler, her şeye rağmen beş vakit ibadete çağırıyor, buradaki Müslümanların sedası oluyordu. Evlad-ı Fatihan’ın yaptırdığı camilerin kubbeleri, şehitlerimizin ruhlarını şad eden ulu yapılar olarak her yerdeydi.
Müslüman kardeşlerimizin, dostlarımızın eşliğinde Üsküp’ü kafile halinde gezdik. Gittiğimiz gün pazar olduğundan, çoğu yer kapalı da olsa, tarihi mekanları ziyaret etme olanağı bulduk. Çarşı, hiç yabancı gelmedi. Taş sokaklar, Arnavut kaldırımları, tek katlı küçük dükkanlar, tezgahlar, selam veren, gülümseyen insanlarıyla sanki Bursa’daydık! Üsküp Türk çarşısı içerisindeki muhteşem Kapan Han görülmeye değer yerlerden. Ahşap süslemeleri harikulade.
İlk olarak El Hilal Cemiyeti’nin yemeğine katıldık. Bize onların kebap diye tanımladığı köfte sundular. Üsküp’ün meşhur kuru fasulyesi ve yine ünlü acı biberleri var. Kuru fasulyesinin ünü, iri olmasından ve çabuk pişmesinden geliyormuş. Güveç kaplarda sunuluyor. Her yemekte gördüğüm, sofraların vazgeçilmezi olan Arnavut biberleri ise acı ve lezzetli.

TAŞKÖPRÜ, ŞEHRİ HER ANLAMDA İKİYE AYIRIYOR!..
Tüm ihtişamıyla akan, yüzyıllardır birçok şey taşıyan Vardar nehrinin üzerindeki Osmanlı’dan kalma Taşköprü’den geçtik. Şehre çok yakışan su üzerinde, gizemli bir atmosfer oluşturan köprü, coğrafi olarak bölgeleri ayıran bir sınır gibi adeta. Etnik ve dini olarak da ayırıyor. Müslüman nüfus, Türkler ve Arnavutlar şehrin bir tarafında; Makedonlar öbür tarafında yaşıyor. Yeni ve eskiyi ortadan ikiye bölmüş. Türk-Müslüman bölgesi ne kadar bakımsız ve ilgisiz bırakılmışsa, Hıristiyan halkın yaşadığı yer ise o denli bakımlı, düzenli. Bu manzarayı görünce insanın yüreği burkuluyor. Bizim atalarımız hiçbir milleti ayırmaksızın adaletli bir yaşam sunarken, bize yapılan ise İslam’a olan düşmanlıktan başka bir şey değil!
Taşköprüde fotoğraflar çektirdik. Burada dikkat çekici bir başka nokta ise, köprünün Osmanlı zamanında yaptırılan taşlarının sökülerek, yerine başka taşlar monte edilmiş olması! Nedeni, Osmanlı’yı inkar etmek. Güya, değiştirilen taşlarla, köprünün esasında Osmanlı’dan değil, Roma döneminden kaldığını kanıtlamak! Köprünün ayaklarının her iki yanına dikilen devasa heykellerle ve yapılan inşaatlarla Osmanlı eserlerinin gölgelenmesi sağlanmak isteniyor. Ekipte olan hocalarımız ve orada bize rehberlik yapan dostlardan öğrendiğimiz acı gerçekler bunlar!..
Üsküp’te dolaşırken kulağımıza; Tarkan, Demet Akalın ve İbrahim Tatlıses şarkıları çalındı. Afişleri her yeri süsleyen Candan Erçetin’in de konseri vardı.
Soluklanmak için çarşı ve köprü gezimize, çay molası ile ara verdik. Eski Türk çarşısında, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ve bütün ekip üyeleriyle birlikte çaylarımızı, sodalarımızı yudumladık. Recep başkanın kökeni Üsküplü. Onun için bu ziyaretin anlamı daha farklıydı. “Dedem burada bıçakçılık yapmış, evi bu çarşıya yakınmış” diye anlatırken, duygulandığı gözden kaçmadı… 
Moladan sonra Osmanlı’dan kalma kaleye yakın bir yamaçtaki 15. yüzyıl Osmanlı eseri Mustafa Paşa Camii’ne gittik. Cami, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) tarafından 2006 yılından bu yana onarılıyor. Bayramın akabinde ibadete açılması planlanıyor.

AZİZ HATIRALARA SAHİP ÇIKMANIN GURURU
Şehir gezisinin ardından akşam saatlerinde, El Hilal Derneği ile Çayır Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği sünnet şölenine katıldık. Sünnet şöleninde muhteşem bir seremoni yaşadık. Tam bir düğün yeri olmuştu. Rengarenk balonlarla süslenmiş yeşil alana kurulan sahneye, sünnet ettirilen 200 çocuk defile yaparcasına çıkıp katılımcı konukları ve halkı selamladılar. Pırıl pırıl sünnet giysileri içerisinde gülümseyenlerin yanı sıra, anne ve babalarının elinden tutmuş ağlayan minikler vardı. Ecdad yadigarı bu topraklarda, aziz hatıralara sahip çıkmanın gururu ve onuru yaşandı. Yapılan konuşmalar son derece duygu doluydu. Prof. Dr. Mustafa Kara’nın, “Mekke’den Medine’ye, Bosna’dan Üsküp’e, Kosova’ya kadar gönüller yapmaya geldik. Bu aşk ve sevda kıyamete dek yaşayacak” sözleri semada yankılanıp yürekleri titretti.
Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, kardeş şehir Çayır Belediyesi’yle birlikte düzenlenen bu organizasyonda “melek” olarak adlandırdığı çocuklara çeşitli hediyeler verdi. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de konuşmasında, iki toplumun aynı ailenin parçaları olduğunu vurgularken, aile olmanın, iyi ve kötü günde birbirinin yanında olmayı gerektirdiğini ifade etti ve desteklerinin süreceğini vurguladı.
Sünnet şöleni; Müslümanların varlığını, gücünü hatırlatırcasına, coşku içerisinden patlatılan havai fişeklerle sona erdi. Misafirlere pilav ve ayran ikram edildi. Bursa Zafer Halk Oyunları ekibinin gösterisi de izleyenleri büyüledi.
Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yazdığı gibi; etrafını yadırgayan bir yalnızlık içine gömülü abideleriyle Üsküp’ün ruhu bedeninden çıkmış!.. Fakat güzel olan şu ki; TİKA, Büyükşehir ve Osmangazi belediyelerinin önemli katkıları sayesinde, eski varlığı ve gücü yeniden canlandırılıyor.
Çok özel duygularla ayrıldım Üsküp’ten. Hem sevinçliyim, hem hüzünlü…
Üsküplü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın bu güzel şehri anlatan dizeleriyle yazımı sonlandırıyorum: 
“Üsküp ki bir Müslüman şehirdi
Binbir türbeyle müştehirdi
Vardar’sa önünde bir nehirdi
Her an tekbirle çağlar…”

Şehir Notları: KALKANDELEN (TETOVA)
Atalarımızın istemeye istemeye terk ettiği ve arkada kalanların tüm anıları sıcak tuttuğu kentlere yolculuğumuzun ikinci durağı Kalkandelen. Şar dağlarının eteğinde kurulu şehir;  Müslüman Arnavut-Türk, Alevi ve Bektaşi geleneklerinin harmanlandığı bir yerleşim yeri.
Makedonya gezimiz, gizemli ve heyecanlı geçti. Birçok kültürün yaşadığı, birkaç dilin konuşulduğu, medeniyetlerin buluştuğu kozmopolit ülkeyi tanımak, şehirlerini dolaşmak, sanki zamana meydan okumak gibiydi.
Üsküp’ten ayrılmak ayrı bir hüzün verse de, Yahya Kemal’in “Üsküp ki, Şar Dağı’nın eteğinde Bursa’nın devamıydı…” mısralarını mırıldanarak yolculuğumuzu sürdürdük...
Osmangazi Belediyesi’nin düzenlediği Makedonya-Kosova gezisinin ikinci durağı, Makedonya’nın Kalkandelen (Tetova) kentiydi. Üsküp’ten Kalkandelen’e giderken, en çok görmek istediğim mekanların başında kalem işi süsleme sanatıyla ünlü Alaca Camii ve dünyanın en büyük dört Alevi-Bektaşi merkezinden biri olan Harati Baba Tekkesi geliyordu.
Adı geçen merkezlere gitmeden önce kısa bir kent turu yaptık. Tetova, Makedonya’da Şar dağlarının eteklerinde, Vardar Ovası’nın tam üzerinde kurulmuş bir şehir. Az ilerisi Kosova. Şar Dağı, doğal bir sınır gibi. Burası da diğer kentler Gostivar ve Debre gibi, Arnavut-Türk Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim yeri.

ALACA CAMİ’YE HAYRAN OLDUK
Kalkandelen’e (Tetova'ya) geldiğimizde, bizi Alaca Camii karşıladı. Bütün ihtişamıyla karşımızdaydı. 6 asırlık tarihi Alaca Camii, mimarisi ve süslemeleri ile Osmanlı dönemini yansıtan benzersiz Türk eserlerinden biri. Daha önce gördüğüm yapılarda hiç rastlamadığım çok ince bir süsleme sanatı var. Bu özelliğiyle dünyada tek olan boyalı caminin içi ve dışı, adeta bir çeyiz gibi, nakış nakış işlenmiş. Hayran olmamak imkansız. Her cephesini, her detayını ayrı ayrı inceleyip, bu güzel anları, çektiğimiz fotoğraflarla ölümsüzleştirdik. Dualar ettik, şükrettik…

TÜRK ÜNİVERSİTESİ BEKLENTİSİ
Alaca Camii gezisinin ardından, dinlenmek amacıyla hemen karşı taraftaki çay bahçesine oturduk. Gezinin bir bölümünde bize katılan Sanat Felsefesi hocası Prof. Metin İzeti ile sohbet olanağı buldum. Kalkandelen’in nasıl bir konumu olduğunu sorduğumda, “Makedon hükümetinin gözünde Kalkandelen bir dikendir” dedi. Bunun da sebebi, Müslümanların daha teşkilatlanmış olması ve haklarını daha bilinçli şekilde istiyor olmalarıymış!.. “Burada yaşayanların Türkiye’den beklentisi nedir?” sorumu da, şöyle cevapladı:
“Kalkandelenlilerin Osmanlı’ya büyük sevgisi var. Türkiye’den babalık görevi yapmasını bekliyorlar. Yani Türkiye’nin bir ili neyse, o kadar ilgilenilmesi bekleniyor. Ekonomik açıdan Türk firmaları buraya yatırım yapabilir. Türkiye’nin gücünü gösteren kurumlar kurulmalı. Ziyaret etme, erzak dağıtımı, kurban kesimi onları zaten biz yapıyoruz. Örneğin buraya bir Türk üniversitesi kurulması çok iyi olur. Yatırımlar, buradaki insanları güçlü kılacaktır. Beklentiler bu yönde…”

HARATİ BABA TEKKESİ
Kalkandelen’deki turumuzun ikinci durağı, Harati Baba tekkesi oldu. Mimari bir abide. Orijinal bir örnek. Muhteşem yapı tam bir külliye özelliğinde. Şehrin biraz dışında, Şar dağlarının eteğinde, geniş bir arazi üzerinde kurulu. Makedonya, Kosova ve Arnavutluk’ta oldukça etkin konumdaki Bektaşilere ait. Tekkenin tahta kapısı, yüksek duvarlı girişi bile etkileyiciydi. Kapıdan içeri girdiğimizde, soldaki ilk binada, savaş zamanından kalma kurşun delikleri dikkati çekti. Bakımlı bahçesi yemyeşil, rengarenk çiçeklerle bezeli. Her ne kadar Balkan havasının nem oranı düşük olsa da, gezerken fazla efor sarfettiğimiz için sıcaktan bunalmışken, imdadımıza sular fışkıran şadırvanın bulunduğu kamelya yetişti. Burada soluklanırken, El Hilal Derneği Başkanı ve öğretim üyeleri de, gezi grubunu tekkeyle ilgili bilgilendirdiler. Tekke, Malatyalı Harati Baba tarafından Hacı Bektaş Pirevi’nin postnişinlerinden Sersem Ali Dedebaba’nın makam türbesi üzerine kurulmuş. Külliyeye dönüştüren ise Harati Baba imiş. Burada her gün 70 kişi üç öğün yemek yer, misafir evinde yolcular üç gün konaklarmış. Camisi, kervansarayı ve semahanesi var. Duvarlar Hz. Ali resimleriyle süslü. Burada görevli Baba Mondi ile tanıştık. Mondi, dünya Babagan Bektaşilerinin lideri olan Hacı Dede Reşat Bardhi’nin sağ kolu. Aslen Valonalı bir Arnavut. 50 yaşlarında. 1997’den beri baba eren olduğunu öğrendik. Hiç evlenmemiş. Boynundaki taşlı kolyenin anlamını sorduk. “Ölmeden önce öleceksin, tartılmadan önce tartacaksın” anlamı taşıyormuş. Güler yüzlü karşılaması, aynı sıcaklıktaki uğurlamasıyla son buldu.
Tekkeden çıkınca hemen karşıdaki çeşme başına tezgah açan karpuzcuya gözümüz takıldı. Satın alınan karpuzlar serinlemek için oracıkta kesilince, çocuk gibi sevindik. Lezzetlerine doyum olmayan karpuz ve domateslerin organik olduklarına hiç şüphe yoktu. Bölgede çevreyi, doğayı, toprağı kirleten sanayi tesisi bulunmadığını bilmeseniz bile renk ve tatlarıyla hemen fark ediyorsunuz…

ŞAR DAĞI’NDA FLİYA İKRAMI
Yeniden yola koyulduk ve otobüsümüzle Şar Dağı’nın eteklerine doğru tırmanmaya başladık. Çıkarken, yol boyunca Kalkandelen ve Vardar Ovası manzarası mükemmeldi. Şehir yamaçlarda kurulu. Ovada yapılaşma yok. Belli bir mesafeye ulaştığımızda, inip patika yollardan ormanın içine doğru yürümeye başladık. Ağaçların, doğanın yeşili alabildiğine canlı, renkli çiçeklerle süslü bir tabloyu andırıyordu. Düz bir alana geldiğimizde masalar kuruldu. Ve ardından tepsi tepsi fliyalar (Arnavut börekleri) ikram edildi. İnce açılan hamurdan kat kat baklava dilimi şeklinde hazırlanmış, nefis tereyağlı börek, yanında köy yoğurdu ile sunuldu. “Yediğin, içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” deseniz de böyle bir lezzeti es geçmek ayıp olur. Biz börekleri yerken, sürpriz olarak nar gibi kızarmış kuzu çevirmeler de tepsilerle getirildi. Yemeğin ardından, yerel ekip halk oyunları gösterileri sundu. Hem de nerede? Şar Dağı’nın tepesinde. Bunu rüyamda görsem inanmazdım. Böylesine incelik, muhteşem organizasyon çok az kişiye nasip olur herhalde. Emeği geçen herkese buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Şehir Notları: PRİZREN - PRİŞTİNA
Yemyeşil vadi içerisinde kurulu Prizren, Osmanlı’dan kalma eserleri ve sosyal yaşamıyla tılsımlı bir kent. I. Murad’ın türbesinin bulunduğu başkent Priştina ise savaştan sonra nüfus patlaması yaşamış. Genç nüfusuyla olduğu kadar, ABD hayranlığıyla dikkat çekiyor…
Kalkandelen’den (Tetova) sonra Kosova sınır kapısına ulaştık. Burada hiç de tahmin etmediğimiz bir şekilde uzun süre bekletildik. Türkiye hükümetinin, bölgedeki insanlara ve eserlere yönelik katkısının, İslam’a, Müslümanlara desteğinin istenmediğinin açık göstergesiydi bu davranış! Yani bilinçli olarak geciktirildik.
Sınır kapısından geçtikten sonra oldukça özel bir yol çıktı karşımıza. Yol hem çok güzel, hem de epey ürkütücüydü. Güzeldi, çünkü yeşilin en canlısının bulunduğu ormanlık alanlardan geçiyorduk. Ürkütücüydü, çünkü dağların tepesinde, oldukça dar ve virajlı bir yolda seyahat ediyorduk. Çevreyi meraklı bakışlarla seyrettik. Bazı bölümlerde ormandan, ağaçlardan gökyüzü görünmüyordu. Pırıl pırıl akan dereler, çağlayanlar, vadiler, şirin köyler manzarayı daha da güzelleştiriyordu. Köy demeye bin şahit lazım. Her biri, inci mercan çekiciliğinde. Oldukça bakımlı, estetik, villa evlerin bahçeleri, renk renk, salkım salkım çiçeklerle dolu. Yol boyunca birbiriyle yarışırcasına, birbirinden şık restoranlar vardı. Restoranların mimarileri kadar, yemekleri de mükemmeldi.

TILSIMLI ŞEHİR PRİZREN
Bu adrenalin dolu yolun sonunda ulaştığımız şehir; Prizren. Şar’ın eteklerinde, üç taraftan dağlarla çevrili. İlk göze çarpan kalesi. Şehre biraz daha yaklaşınca, ince ve zarif minareleri görünüyor. Sinan Paşa Camii’ni ziyaret ettik. Merkezinden akan Bistriça (Duru) deresi, şehri ikiye ayırıyor. Üzerindeki taş köprü, bir ressamın fırçasından çıkmış kadar güzel. Sol tarafta yamaçta kurulan evler, Safranbolu evlerini andırıyor. Dağların arasında, yeşillikler içinde, nehir kenarında buram buram tarih kokan Prizren, Kosova’da en beğendiğim şehir oldu.
Prizren’e akşam üzeri varmıştık. Şehir merkezinde büyük hareketlilik gözlemledim. Sebebini sorunca, her gün böyle olduğunu söylediler. Cıvıl cıvıl insanlar, en güzel giysilerini giyinip, kuşanmış, süslenmiş merkeze inmiş. Kafeler hınca hınç dolu. Dere kenarındaki lokantalar da öyle. Gece hayatı da bir o kadar hareketliymiş. Barlar sokağında eğlence geç saatlere kadar devam ediyormuş. Yaşam çok hızlı… …
Osmanlı döneminde bölgenin en önemli şehri Prizren, Türklüğünü camileriyle, köprüsüyle, hamamıyla, saat kulesi, türbeleri ve mahalle isimleriyle koruyor. Tılsımlı bir şehir. Bir kültür kenti. Hem ortasından dere akıyor, hem de dört bir tarafı çeşmelerle dolu. En özeli, meydandaki aşk çeşmesi. Turistler buradan su içip, fotoğraf çektiriyorlar. Buradan su içen yeniden Prizren’e gelirmiş. Ben de bol bol içmeyi ihmal etmedim!.. Vaktimizin kısıtlı olmasından dolayı şehri şöyle bir gezdikten sonra, turumuz boyunca her şeyin en iyisini sunma konusunda büyük özen gösteren Niltur’un organize ettiği özel bir akşam yemeğine katıldık. Prizren’in en yeni restoranlarından biri Vila Park, yemeklerinden önce görünüşüyle bizleri büyüledi. Çapı 10 cm büyüklüğündeki köftelerinin (preskavica) tadı ise hala damağımda…

I. MURAD PRİŞTİNA’DA ANILDI
Prizren’le zor da olsa vedalaşıp, 3 saatlik bir gece yolculuğunun ardından başkent Priştina’ya ulaştık. Otellerimize yerleştik. Ertesi sabah kahvaltımızı yapıp, gezimizin asıl amacını oluşturan organizasyon için, yani Osmangazi Belediyesi’nin düzenlediği “I. Murad Hüdavendigar’ı Anma Programı”na katılmak üzere Kosova meydanına hareket ettik. I. Murad’ın türbesi, tarihten bildiğimiz Kosova Meydan Savaşı’nın yapıldığı ovada. Etrafında eski yıllarda yapılaşma yokmuş, ancak son dönemde evler dolmaya başlamış. Anma programı, Osmangazi Belediyesi ile Kosova'nın Obiliç Belediyesi işbirliği ile gerçekleştirildi. Murat Hüdavendigar'ın şehadetinin 621'inci yıldönümünde, türbenin bahçesindeki törende, Kur’an, akabinde Türkçe ve Arnavutça mevlid okundu. Okuyanların ses ve yorumları öylesine etkileyiciydi ki, duygusal anlar yaşandı. Dualar ettik.
Konuşmalarda Kosovalı yetkililer, Türkiye Cumhuriyeti’nin desteğinin sürmesini talep ettiler. Bizim başkanlar ise Kosova ve Türkiye arasında tarihe dayanan gönül birliğine vurgu yaptılar.
Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi Selamlık Binası Kültür ve Tanıtım Evi'nin açılışından sonra, "Sultan Murad Kültür Merkezi"nin de müjdesini verdi. Konuşmalar bitince, sünnet ettirilen 60 çocuğa çeşitli hediyeler dağıtıldı, konuklara da etli pilav ve ayran ikramı yapıldı.
Burada tanıştığım insanların çoğunun söylediği şey aynı; “Kosova’dayız, ama aklımız ve gönlümüz Türkiye’de, Bursa’da.”
Çeşitli televizyon kanalları, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ve Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar ile röportaj yapmak için adeta yarıştılar.
Gezi grubumuzdan iki isim vardı ki, kültür hizmetiyle dikkat çektiler. U.Ü. İlahiyat Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Mustafa Kara, Osmangazi Belediyesi’nin çıkardığı “Balkanların Gönül Sultanları” adlı kitabını, buradaki yetkililere hediye ederken, Osmangazi’nin CHP’li Meclis Üyesi Şaziye Sezginer de Atatürk’ün Nutuk adlı eserini armağan olarak verdi.

KOSOVA’DAN ENTERASAN İZLENİMLER…
 Kosova halkı, eşine hiç rastlamadığım derecede ABD hayranı. İnşallah bu durum hayırlarına vesile olur! Birkaç yerde Amerika özgürlük heykelinin sembollerini gördüm. Caddelere ABD başkanlarının isimleri verilmiş. Kosovalılar Türkiye’yi ve Türkleri de çok seviyor. Türkiye, Kosova’yı ilk tanıyan ülkeler arasında. Ülkenin altyapısı, ekonomisi ve sanayisi hiç yok. Sanayi olmaması, bir bakıma avantaj, ama işsizlik sorunu mevcut. Bu nedenle ABD ve AB’yi kurtarıcı olarak görüyorlar. En büyük umutları, sahip oldukları genç nüfus. 2 milyonun üzerindeki ülke nüfusunun yüzde 90’ı Arnavut. Türkler 20-30 bin arasında. Mitroviçe bölgesinde yaşayan 100 bin civarında da Kosovalı Sırp’tan bahsediliyor.
Başkent Priştina’da, Başbakanlık binasının duvarında savaş zamanında kaybolanların resimleri “bir umut” babında halen asılı. Kentte gündüz trafik yoğun, yollar bozuk, inşaatlar nedeniyle her yer şantiye görünümünde. Geceleri şehrin trafiğe kapalı geniş caddesinde yürüyüş yapan ve kafelerde oturan çok genç insanı bir arada görmek şaşırtıcı.
Savaştan önce 100-150 bin nüfuslu Priştina’ya, savaş bitince yığılma olmuş. Şu anki nüfusu 500 bin. Billboardlarda BM askerlerinin, külahlı Arnavutlarla el sıkışırken fotoğrafları var, resmin altında yazan yazı ise şu: “Sizin için buradayız.”
Osmanlı zamanından sonra eski Yugoslavya’da 3 bin 650 tarihi yapı varmış. Bugün 800 civarında eser kalmış. Çoğu yıkılmış. Bazı camilerin sadece minareleri duruyor! “Bunları onarmak cesaret işiydi” diyenlere göre, destek olan Türkiye’nin prestijinin çok arttığını, bu sayede ülkenin, bölgenin değiştiğini söylüyorlar. Ancak tarihi eserlere sahip çıkılması konusunda daha fazla katkı gerektiğini belirtiyorlar. Örneğin, Elveda Rumeli dizisinin çekildiği Manastır kentinde, Osmanlı saat kulesinin tepesine haç dikilmiş. Aynı yerdeki cami de defile mekanı olarak kullanılıyor! Buna benzer şeyler çok…
Kosova bize çok yakın. Bence, herkesin gidip görmesi, ziyaret etmesi gereken bir ülke. ABD hayranlığı ya da ikinci bir Arnavut devleti söylemlerini bir kenara koyup, ayakları üzerinde duracak bağımsız bir ülke olmasını dileyelim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme