11 Nisan 2012 Çarşamba

ULUDAĞ'IN ETEĞİNE YAPIŞAN İLİM ADAMLARI


Prof. Dr. Mefail HIZLI
Uludağ, tarih boyunca dinî duygularda derinleşmek isteyen din adamları ve dervişlerin, bilimsel anlamda yoğunlaşmayı arzu eden ilim adamlarının, ilham bekleyen edebiyatçı ve sanatçıların vazgeçilmez duraklarından biri olmuştur. Çok kısa sürede Marmara denizine ulaşılabilmesi ve jeo-stratejik yönden dünyanın en önemli kentlerinden sayılan İstanbul’a olan yakın olması sebebiyle Bursa ve Uludağ; cazibesini sürekli zirvede tutmayı başarmıştır. Dolayısıyla bu özellikler, Uludağ’ı Anadolu’nun diğer dağlarından farklı şekilde üstün konuma taşımıştır.
Bu yazıda, Uludağ’ı bilimsel çalışmalarında adeta bir üs olarak kullanan ilim adamlarından bir kısmına yer vereceğiz. Bilindiği gibi, bilimsel araştırmalarda sadece kaynak ve kitap ihtiyacından söz edilemez; en az bunun kadar önemli bir husus da çalışmanın yapılacağı ortamdır. Yeşilliği, ormanı, havası, suyu, sessizlik ve sakinliği ile dağlar, ilim adamlarının sürekli özlediği çalışma alanlarıdır.
Joseph Von Hammer tarafından 1827-1832 yılları arasında yazılan ve 10 cilt halinde önce Osmanlıca olarak dilimize “Devlet-i Osmaniyye Tarihi” adıyla Mehmed Ata tarafından çevirisi yapılan eserde Uludağ ile ilgili dikkat çeken şu satırlara rastlıyoruz:
“Uludağ, yeşil ağaçları altında ve mırıldanarak etrafı dolaşan ırmakların kıyılarında saf ilhamlar aramaya gelen bilginler ve şairlerin de buluşma yeri olmuştur… Şeyh Bestamî ve Molla Fenari inanç ve İslâm hukuku konularındaki Türkçe kitaplarını orada tertiplemişlerdir.”
Yüzyıllar boyunca Uludağ’ın bu güzelliklerinden istifade eden şüphesiz pek çok ilim adamı olmuştur. Bu yazı, Osmanlı döneminde iz bırakan şu üçt ilim adamını kronolojik bir sırayla ele alıyor: Molla Fenarî, Molla Arab ve Hoca Sadeddin Efendi.

Molla Fenarî
1350 yılında doğan Molla Fenarî’nin asıl adı, Şemseddin Muhammed bin Hamza’dır. Molla Fenarî hakkındaki ortak kanı, onun Maveraünnehir’den Anadolu’ya genç yaşta gelen bir Türk aileye mensup olduğu yönündedir. 1431 yılında Bursa’da vefat eden bu Osmanlı âlimi, Yıldırım Bayezid, (1389-1402) Çelebi Sultan Mehmed (1413-1421) ve II. Murad (1421-1451) gibi padişahların devirlerinde varlığını hissettirmiştir.
Yaşadığı dönemin en büyük âlimi, aklî ve naklî ilimlerin hemen her dalında başarılı eserler vermiş bir Türk bilgini olan Molla Fenarî, kuruluş devrine ilmî, fikrî ve siyasî yönden damgasını vurmakla kalmamış, yüzyıllarca Osmanlı medreselerinde okutulacak çok değerli eserler yazmış ve fikirleriyle kültür tarihimizdeki yerini almış önemli bir şahsiyettir.
Molla Fenarî, Anadolu’daki eğitiminin ardında Mısır’a gitmiş, burada devrin önemli isimlerinden tahsil görmüş, daha sonra ülkesine gelerek ilmiye mesleği içerisinde hizmetine başlamıştır. Aldığı bu eğitim sayesinde, Fahreddin Razî’den gelen icazetname geleneğini Osmanlı ilmiyesine taşımış, İbnü’l-Arabî çizgisindeki vahdet-i vücûd anlayışını benimsemiştir. Tasavvufî bağlantıları ve ilmî birikimiyle Osmanlı’da mutasavvıf-âlim tipinin önemli bir örneği olmuştur.
Molla Fenarî’nin özellikle Bursa’ya kazandırdığı eserlerle kent kültüne son derecede büyük katkılar sağlamış, ayrıca Osmanlı toprakları dışında bir medrese binasını satın alıp burada Osmanlı bilim geleneği çizgisinde eğitim-öğretim verilmesine öncülük ettiği ortaya çıkmıştır. Bu, aynı zamanda Molla Fenarî’nin ileri görüşlü, vizyon sahibi ve girişimci bir kişiliğin bütün özelliklerini taşıdığını da göstermektedir.
Molla Fenarî, birinci defasında on, ikinci defasında on bir yıl olmak üzere toplam yirmi bir yıl boyunca Bursa kadısı olarak hizmet verdi. Elli yılı aşkın süreyle müderrislik ve bilimsel çalışmalar yaptı, çok sayıda ünlü öğrencinin yetişmesinde ciddi katkıları oldu. Cömert bir tabiata sahip olup asla savurgan değildi. Dinî ve ilmî konularda aşırı derecede titiz ve dikkatli, ancak şaşırtacak şekilde sahip olduğu ilim ve saygınlığını bazen davranışlarına olumsuz da yansıtabilen, debdebe ve ihtişama karşı zaafı fark edilen bir kişiliği vardı.
Molla Fenarî, Manastır Medresesi müderrisliği süresince Muhyiddin Kâfiyeci (öl. 1474), İbn Hacer el-Askalânî (öl. 1449), Molla Yegân (öl. 1473) gibi kendi dönemlerinin en büyük ilim otoriteleri olacak âlimleri yetiştirmiştir. Diğer ünlü öğrencileri arasında Matematik ve diğer ilimlerdeki yeteneğiyle dikkat çeken “Kadızâde Rûmî” de vardır.
Fenarî, birtakım lisanî, fıkhî, kelâmî, felsefî ve tasavvufî düşünce geleneklerinden beslenmektedir. Molla Fenarî’nin klâsik dil ilimleri ve fıkıh merkezli düşüncesini, kısa süreli ders aldığı pek çok âlimin yanı sıra Alâeddin Esved’den (1397), Cemaleddin Aksarâyî’den (öl. 1373) ve ünlü Hanefi fakihi Ekmelüddin Bâbertî’den (öl. 1384) öğrendiğini ve eserlerini yazarken bu düşünce içerisinde verilmiş olan pek çok kaynak kitaptan beslendiğini söyleyebiliriz.
Molla Fenarî, vakfiyeye göre, Kudüs’e bir medrese ile Bursa’ya üç cami ve bir medrese kazandırmıştır. Bugün hâlâ adıyla anılan yerde bulunan Uludağ’ın eteğindeki Molla Fenarî Camii, 1430 yılından önceki bir tarihte yaptırılmıştır. Bursa’yı yüksekçe bir yerden görme şansı veren caminin son tamiri Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından 1969 yılında gerçekleştirilmiştir. Mescidin mihrabı XVI. yüzyıl çinileriyle süslüdür. Molla Fenarî Medresesi avlusuyla cami neredeyse iç içe olacak kadar yakın konumdaydı.
On bin ciltlik bir kütüphaneye sahip olduğu söylenen Molla Fenarî’nin, çoğu müsvedde halinde kalan yüze yakın eser yazdığı bilinmekle birlikte ulaşılabilen eserlerin sayısı otuz civarındadır. Yazdığı eserler genellikle tefsir, kelâm, tasavvuf, mantık, fıkıh metodolojisi, hadis, belagat ve diğer ilimlerden oluşmaktaydı. Fenarî’nin Misbâhu’l-Üns ile Fusûlü’l-Bedâyi’, Aynu’l-Âyân ve Şerh-i İsagoci dışındaki bütün eserleri yazma halindedir.
Molla Fenarî, 15 Mart 1431’de 83 yaşında iken Bursa’da vefat etti. Cenazesi, hayatını uzun süre devam ettirdiği evinin yanında kendi yaptırdığı caminin haziresine defnedildi. Ölümünden sonra gömüldüğü yerin Uludağ’ın yamaçlarında olması oldukça anlamlıdır. Bu, onun adı geçen dağa duyduğu büyük sevginin bir yansıması kabul edilebilir.
Molla Arab
Asıl adı Muhammed bin Ömer bin Hamza olan Molla Arab, Antakya’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte ömrünü daha çok Mısır ve Anadolu’da geçirdiği anlaşılmaktadır. Arapçayı son derece iyi bildiği ve Halep’ten Bursa’ya geldiği için “Molla Arab” diye şöhret bulduğu söylenir.
Dedesinin aslen Mâverâünnehirli olduğu, Teftazânî’ye öğrencilik yaptığı ve daha sonra Antakya’ya yerleştiği nakledilen Molla Arab’ın babasının da bir ilim adamı olduğu, ilk bilgileri ondan aldığı ve yetişmesinde önemli bir rolü olduğu kaynaklarda belirtilmektedir.
Küçük yaştan itibaren iyi bir Kur’ân-ı Kerîm hafızı olan ve bazı önemli eserleri ezberleyerek yeteneğini ortaya koyan Molla Arab, fıkıh ve usulünü, kırâat ve Arapçayı her biri birer ilim adamı olan babası ve amcalarından öğrendi.
Genç yaşlarda ilimde üstün bir dereceye yükselen ve bunu ilerletmek için daha sonra Tebriz’e giden Molla Arab, burada birkaç yıl kaldıktan sonra Antakya’ya döndü. Sonra da Halep ve Kudüs’te görüştüğü bazı âlimler sayesinde bilgisini bir hayli artırdı.
Onun en önemli özelliklerinden biri de gittiği hemen her yerde çok iyi öğrendiği Arapçayla vaaz ve nasihat etmesiydi. Bu arada hacca da giden Molla Arab’ın insanlara gösterdiği ilgi ve onların dinî sorunlarını çözmede gösterdiği gayret onun kısa sürede meşhur olmasını sağladı.
Daha sonraları gittiği Mısır’da İmam Suyûtî’nin derslerini takip eden Molla Arab, hadis ilminde de yeteneğini ortaya koymuş oldu. Bu, onun daha da ünlenmesine yol açtı. Mısır sultanlarından Kayıtbay da sohbetlerine katılarak onu onore etti. Molla Arab’a duyduğu sevgi o kadar ağır bastı ki, vaiz ve müftülük görevleri vermek suretiyle Mısır’dan ayrılmasının önüne geçti.
Bir süre sonra 1495 yılında Sultan Kayıtbay’ın ölümü üzerine Mısır’dan ayrılarak doğrudan Bursa’ya geldi. Mısır’dan Bursa’ya geliş sebebi bilinmemektedir. Ancak Bursalıların ona çok ilgi ve sevgi gösterdikleri anlaşılıyor.
Daha sonra İstanbul’a giden Molla Arab’ın vaaz ve nasihat etmedeki üstünlüğünü duyan İkinci Bayezid, bizzat derslerini dinlemeye geldi. Onun bu iltifatlarına bir ithaf olmak üzere Peygamber Efendimizin (as) hayatını ve güzel ahlâkını anlatan “Tehzîbü’ş-Şemâil” ve tasavvuf alanında “Hidâyetü’l-İbâd ilâ Sebîli’r-Reşâd” adlı eserlerini yazıp takdim etti.
İkinci Bayezid’i ve oğlu Yavuz Sultan Selim’i yazdığı şiirlerle Allah yolunda cihada teşvik etti. Bizzat Yavuz’un Çaldıran seferine katılıp askerlere yönelik yaptığı konuşmalarla onları yüreklendirdi. Savaş sırasında yaptığı dualara padişah da eşlik ederdi.
Çaldıran seferinden sonra tekrar Anadolu’ya dönen Molla Arab, bir süre sonra Sarayköy ve Üsküp’te on yıl boyunca en çok yaptığı iş olan vaaz ve nasihatte bulundu. Sadece hizmetini teoride bırakmayarak Sarayköy’de bir cami ve bir mescid ile Üsküp’te bir mescid yaptırdı.
Kanunî Sultan Süleyman ile 1526 yılında Engürüs seferine katıldıktan ve başarıyla dönüldükten sonra ölünceye kadar kalacağı Bursa’ya geldi. Burada yazdığı kitapların yanı sıra geçimini sürdürmek amacıyla ticaretle de meşgul oldu.
Çok kuvvetli olan hafızası sebebiyle altı hadis kitabındaki hadis-i şerifleri ezbere bilirdi. Aynı zamanda bir Allah dostu olan Molla Arab, dervişâne kişiliğiyle vaazlarına gelen her kesimden halkı bir hayli etkilerdi. Onun, daha çok tefsir ve hadis ilimlerinde dönemin en yetkin kişilerinden biri olduğu kabul edilirdi.
Molla Arab, hayatının son demlerinde Uludağ’ın eteklerinde Çobanbey’in hemen üstünde büyük bir cami yaptırmaya başladı. 1532 yılında vefat ettiğinde caminin inşası henüz tamamlanmamıştı. Daha sonra yapımı biten caminin bulunduğu mahal, kendisine duyulan sevgi ve saygı sebebiyle Molla Arab’ın adını aldı. Bugün hâlâ aynı adla anılan mahallede, camiye yakın bir yerde kabri de bulunmaktadır. O da sonsuzluğa çıkan yolculuğunda Uludağ’ın yamaçlarını bir istirahatgâh olarak tercih etmesi oldukça manidardır.

Hoca Sadeddin Efendi
1536 yılında İstanbul’da doğan Hoca Sadeddin Efendi, Yavuz Sultan Selim’in nedimi Hasan Can’ın oğludur. Çocukluğu ve ailesinin bulunduğu Osmanlı merkez saray çevresi sayılan bir ortamda geçmiştir.
Hoca Sadeddin’in tahsilini yaptığı yıllar, Osmanlı devletinin en ihtişamlı devri ve en dirayetli padişahların devletin başında bulunduğu bir döneme denk gelmektedir. Bu yıllarda, Osmanlı devletinde ilmî faaliyetlere büyük önem verildiği ve bilginlerin yetiştiği, ulemânın kıymetinin bilindiği bir dönemdir.
Hoca Sadeddin Efendi’nin çocukluğu ve gençliği, Kanûnî Sultan Süleyman’ın zaferler kazandığı, devlet imkânlarının en bol olduğu bir devrede geçmiştir. Bu dönemde Hoca Sadeddin, tahsilini Osmanlı saltanat merkezi olan İstanbul’da ve en önemli medreselerde seçkin bilginlerden dersler alarak yapmıştır. Osmanlı devletinin bu parlak devri, onun ilmî kariyerine oldukça tesir etmiştir.
Hoca Sadeddin, başarılı bir eğitimden sonra Osmanlı sultanları katında itibar kazanmıştır. Kanunî Sultan Süleyman nezdinde itibar gördüğü ve Ebusuud Efendi’nin talebesi ve mülâzimi (1555) olmak gibi imkânlara sahip olduğu için Hoca Sadeddin, 20 yaşında iken (1556) 30 akçe maaşla İstanbul Murad Paşa Medresesi, 1564 yılında 40’lı payesi ile Bursa Yıldırım Bayezid Medresesi, bir yıl sonra 1565’de Haric, 1570’te Sultaniye Medresesi, 36 yaşında da (1572) Sahn müderrisliğine yükseltilmiş ve bu görevi sırasında büyük bir üne kavuşmuştur.
Manisa’da vali bulunan Şehzade Murad’a hoca olarak görevlendirildi (1573). Bir yıl sonra III. Murad tahta çıkmasıyla birlikte, Sadeddin Efendi, “Hâce-i Sultânî” (Padişah Hocası) ve “Reîsü’l-Ulemâ” (Âlimlerin Öncüsü) gibi unvanlarla anılır oldu.
Bostanzâde Mehmed Efendi’nin vefatıyla boşalan şeyhulislâmlık makamına Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlı Devleti’nin 22. şeyhulislâmı olarak getirildi (1594-1599). Hoca Sadeddin Efendi’nin şeyhulislâmlık görevi, Ayasofya Camii’inde III. Murad’ın ruhuna ithaf edilmek üzere tertiplenen Mevlid-i Şerif’in icrası sırasında dua etmek üzereyken aniden vefat ettiği ana kadar devam etmiştir (2 Ekim 1599). İstanbul’da vefat eden Sadeddin Efendi, Eyüpsultan’da Darulkurrâ bahçesine gömülmüştür.
Sadeddin Efendi’nin edebî sanatları mükemmel derecede kullanabildiği hususu, hemen her kesin ortak görüşü olmuştur. Çünkü iki ciltlik Tâcü’t-Tevârîh kitabı başından sonuna kadar secîli, kâfiyeli, sanatlı bir nesirle yazıldığı görülmektedir. Bu eseriyle özdeşleşen Hoca Sadedin Efendi, diğer kabiliyet ve özelliklerinden ziyade, bilhassa tarihçi olarak şöhret bulmuştur.
Hoca Sadeddin Efendi, tercüme faaliyetleri arasında, Farsça ve Arapça yazılmış önemli bazı tarih, tasavvuf, edebiyat, menkıbe türü kitap ve risâleler, sarf ve nahiv kitapları, lugat ve kamus tercümelerini yapmıştır. Hoca Sadeddin Efendi, güçlü kalemi, Osmanlı tarihine vukufiyeti, Osmanlıca, Arapça ve Farsça manzum ve nesir yazıyı yazmada yetkinliği herkesçe kabul edilmiştir.
Onun en önemli eseri olan “Tâcü’t-Tevârîh”in, önceki Osmanlı tarihi kaynaklarından temel farkı, doğrudan Osmanlı dönemi ile ilgili tarihî olayları anlatarak başlamış olmasıdır. Osmanlı tarihinin başlangıcından XVI. yüzyılın sonlarına kadar anlatan bu eser, güvenilir bulunmuş ve çok okunan bir eser olmuştur. Hoca Sadeddin Efendi’nin, Osman Gazi’den Yavuz Sultan Selim’in vefatına kadar Osmanlı sultanları zamanında vuku bulan hadiseleri, yetişen âlimler ile büyük zatların hayatlarını anlattığı bu kaynak eserine “Hoca Tarihi” de denir.
Hoca Sadedin Efendi bazı eserlerini, Bursa’da bulunduğu yaklaşık on yıllık süre içinde (1564-1573) kaleme almış aldığı anlaşılıyor. Tâcü’t-Tevârîh’ini şehrimizde bulunduğu yıllarda ve özellikle Uludağ’ın eteklerinde bulunan Sultaniye Medresesi’ndeki görevi esnasında yazdığını tahmin etmek zor değildir. Zira bu eserin, III. Murad’a, cülusu münasebetiyle takdim edildiği bilindiğinden, tarihî açıdan Bursa’da yazıldığı sonucu rahatlıkla çıkarılabilir.
Hayatlarında Uludağ’ın verdiği ilhamı ve huzuru doyasıya yaşayan bilim adamlarının sadece bu üç isimle sınırlı kalmadığı şüphesizdir. İlk iki isim, Bursa’da semt ve mahalle olarak anılan yerlerde birer cami ya da mescid yaptırması sebebiyle şehir sakinlerince günümüze kadar zaten bilinmekteydi. Hoca Sadeddin Efendi gibi bir ismi örnek vermemizin nedeni ise, bir şekilde bu şehre yolu düşen (uzun bir süre burada kalan ya da görevlendirilen) bilim adamlarının da Uludağ’ın bu nimetlerinden istifade ettiğini göstermektir.
Günümüzde de bilim adamlarının bir bölümü, kaldıkları yer bakımından ya da yaz dönemlerini geçirdikleri mekân açısından Uludağ’ın yamaç ve yaylalarını tercih etmeye devam ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme